Arşiv

Çorbaya kaçan sirke sineği – Yusuf Küpeli

I. Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe üzerine

Çiçek saksılarının, çöplerin, yiyeceklerin etrafında sürüler halinde dolaşan çok küçük sirke sinekleri, zaman zaman insanın ağzına, burnuna, çorbasına kaçarlar. Pek zararları dokunuyor olmasa da, miğde bulandırırlar… Başka alternatifiniz yoksa, kaşığın sapının ucu ile bu küçük yaratığı çorbanızdan çıkartıp atar, ve işinizi sürdürürsünüz…

Bir de hemen belirtmekte yarar var; onurlu ve haksever kişiler yalanlar üretmezler, insanlara iftiralar atmazlar, akılları sıra başkalarını aşağılamaya çalışarak kendilerini yücelttiklerini sanmazlar… İnsanı yücelten, kişiyi onurlu kılan, ürettiği değerlerin diğer insanlara, yaşama olumlu, yapıcı katkılarıdır. İnsanı yücelten, sahip olduğu adalet duygusudur, adaletli davranışlarıdır, haksızlıklara karşı verdiği tepkilerdir. Bunlar olmadan, insancıl, dürüst ve onurlu bir kişi olunamıyacağı gibi, sosyalist ve devrimci de olunamaz. Tek başına şu veya bu kitabı hatmetmiş olmakla, “teori” konusunda ahkam kesmekle, birtakım toplumsal ilişkilere sahibolmakla ne sosyalist ve ne de adam olunur.

Bazı kişisel hırslarla kitaplar okuyup yalan-yanlış “teorik” zevzeklikler yaparken, aynızamanda da gizli karanlık ilişkiler içine giren, şan-şöhret ve hızla yükselme düşleriyle kendisinin ve başkalarının yaşamlarını risk altına sokan, diğer kişilerin yaşamlarını karartan, ikili oyununda çevresindeki insanları dolandıran ve onlara maddi-manevi zararlar veren, denetim altındaki kirli-kanlı işleri ile karşı-devrimci güçlerin ülkenin ilerici aydınlarına ve demokratik kitle haraketine, işçi hareketine saldırısına zemin hazırlayan “sol” etiketli birtakım ahlaksız psikopat karakterler geçmişte varolmustur ve halen de vardır… Türkiye’de sosyalizmin marjinal kalmasının başlıca nedeni, aslında, yukarıda kısaca tarif edilen tiplerdir, bu tipleri “devrimci”, “solcu” gibi tanıtmaya çalışan ahlaksızlardır… Sosyalizmin marjinal kalmasının başlıca nedeni, kendilerini “devrimci” olarak pazarlamaya çalışırken, onursuzca yalanlar söyleyen tiplerdir. Çünkü, yalanla, dolanla, ne bilim ve ne de ilerici, devrimci, halkçı bir hareket gelişebilir. Tüm bunlar, dürüstce bir ağır emek isterler, adalet duygusuna sahibolmayı gerektirirler…

Örneğin, marjinalliğin başlıca nedeni, panik halinde bir kız çocuğunu rehin alıp onun üzerinden kişisel kurtuluşu için pazarlık yapmaya çalışan, uyuyan birinin kafasına üç mermi sıktıktan sonra, -itiraf etmiş olduğu cinayetini- anlaşmalı olarak başkasının üzerine “yükleyen”, böylece darbeci bir gurubun diğeri üzerinde baskı kurmasına yardımcı olan psikopat kriminal karaktere ve benzerlerine “sosyalizm” adına sahip çıkan ve kitlelerden kopuk terörü kurumsallaştırarak yığınsal mücadeleyi sabote eden ahlaksızlardır. Marjinalliğin başlıca nedeni, “kurtuluşa kadar savaş” ve “tek yol devrim” yalanları ile kitlelerden kopuk terörün izinde gençleri “cehenneme giden yolda yürüterek” 12 Eylül Askeri müdahalesine “meşru mazeret” hazırlayanlardır. Darbe ile birlikte buharlaşıp, “tek yol devrim” söylemini unutanlardır, sorumlular. Bu Amerikancı gerici müdahalenin ardından halkın ezici çoğunluğunun bir “oh” çekmesine, ve gerici 1982 anayasasının yüzde 92 oy oranı ile kabuledilmesine “sol” adına zemin hazırlayanlardır marjinalliğin sorumluları. Yani kısaca, marjinalliğin baş sorumluları, 12 Eylül askeri müdahalesinin, Evren ve cuntasının “sol” etiketli yüzsüz suç ortaklarıdır. Marjinalliğin başlıca nedeni, kitlesel mücadelenin, sosyalizmin önünü kesmek amacıyla -yukarıda tarifi verilen psikopat kriminal karakterleri “yücelterek”- kitlelerden kopuk terörü ülkede kurumsallaştırmaya çalışan yerli-yabancı ajanlardır, servislerdir… Diğer yandan marjinalliğin başlıca nedeni, hangi konuda olursa olsun, yalanla, dolanla kendilerini “sureti haktan” göstermeye çalışan her türden “sol” etiketli onursuz tiplerdir…

“Yaşasın Ölüm!” (“Viva la Muerte!”) sloganı, İspanya içsavaşı (1936- 39) sırasında Frankocu İspanyol faşistleri tarafından kullanılmıştır. Ölümü yüceltenler, nazilerdir, faşistlerdir. Naziler, yasadışı işlerle uğraşan kriminal unsurlar, caniler, kolay kariyer peşinde koşan komplocular, emeksiz zenginlik peşinde olanlar, kısacası her türden serüvenci ve kumarbaz, yaşamlarını risk altına sokabilirler ve yürümekte oldukları anti-sosyal karanlık yolda yaşamlarını yitirebilirler. Kısacası, ölüme gitmek, tekbaşına olumlanabilecek bir davranış biçimi değildir. Önemli olan, insanın neden ölümü göze aldığıdır. Toplumsal bir yarar için, halk için, daha mutlu bir yaşam için, ya da savaşta askeri birliğin kalan kısmını kurtarmak için ölümü göze almak, işte asıl takdire değer olan budur… Yaptığı kötülüklerin, kirli karanlık işlerinin hesabını veremeyecek duruma geldikten sonra, bir müdahaleye belki zemin hazırlanabilir zannı ile son bir kumar daha oynayarak yaşamlarını risk altına sokanlar, ve bu arada suçsuz diğer insanlarında nedensiz yere ölümlerine yolaçanlar, ve başka birilerinin infazlarını kolaylaştıranlar, sadece halk düşmanı psikopat karakterler olabilirler… Buna, her türden küçük ve komik yalancının sosyalizme verdiği zararları da eklemek gerekir…

Sözkonusu marjinalliğin -şüphesiz- daha farklı nedenleri de vardır. Örneğin, kalıplarla düşünme alışkanlığı, ciddiyetle araştırmama, sorgulamama, analiz yapamama, kişi kültleri yaratma, tabular oluşturma, “kutsallar” yaratma alışkanlığı, ve bunun bir sonucu olarak “sosyalizm” denen bilimsel akımı dahi bir dine dönüştürme olgusu, marjinal kalmanın nedenlerinin başında gelmektedir. Burada hemen belirtmekte yarar var, “kutsallara” gerçekten inanan bilgi düzeyi düşük ve analiz yapma yeteneği olmayan kişiler olduğu gibi, “kutsalları” kullanarak kazanç ve kariyer sağlayan ahlaksız aydınlar ve politikacılar da vardır. Sonuçta, “kutsalları” yaşatanlar, bu sayede yalanlarla kitleleri aldatarak manupule edebilenler, asıl olarak bu ikincilerdir… Tüm bu toplumsal-kültürel zaaflardan da yararlanan bazı servislerin, “kutsalları” kullanarak hızla kariyer yapma hevesindeki ikili karanlık karakterlerle omuz omuza yürüttükleri provokasyonlar, bireysel terörün sahte kahramanlarını yüceltme ve gençlere “örnek” gibi gösterme yalanları, özellikle genç insanları yanlış hedeflere yönlendirme operasyonları, Türkiye’de yaşanmakta olan politik çöküşün başlıca nedenlerindendir. Diğer yandan, her türden küçük ve komik yalancının uydurmaları, onursuzca yalanları, sosyalist hareketi sabote eden başlıca nedenler arasındadır. Çünkü, eğer toplumsal haksızlıklara karşı savaşım verildiği iddia ediliyorsa, daha eşitlikçi ve daha demokratik bir dünya için mücadele edildiği iddia ediliyorsa, sözde hangi nedenle olursa olsun orada yalanın yeri olamaz. Yalan ve iftira, haksızlıkların, her türden kötülüklerin, baskıların, şiddetin, sömürünün aracıdır…

Sistem içinde, mali-sermaye güçleri ile bağlantılı olarak, köksüz liberal bir “sosyal demokrasi” oyunu sahneleyenler, bu oyunları içinde politik gerçekleri ve entrikaları doğru açıklama yeteneğinden yoksun olanlar, yaşanan kötülüklerin diğer sorumlularıdırlar. Kitlelerden kopuk terör karşısında heyecanlanan liberallerin toplumu yanıltıcı çığlıkları, kötülüklerin başlıca sorumluları arasındadır… Kitlelerden kopuk terörü ve bunun sahte kahramanlarını yüceltenler de, terör karşısında heyecanlanan ve politik gerçekleri açıklama konusunda kısır olanlar da, kitlelerden kopuk teröre uydurma bahaneler bulmaya çalışarak bunu meşrulartırma çabasında olanlarda, yukarıda kısaca ifade edilen safların her ikisi de, bir elmanın farklı yarıları gibidirler. Tüm bunlar, Türkiye toplumunun içine sürüklenmiş olduğu durumun başlıca sorumlularıdırlar… “Sosyalist” etiketini yakalarına takarak -kariyer, kazanç, küçük ünler uğruna- yalan söyleyen ahlaksızların, bilinçli ajanprovokatörlerden bir farkları yoktur. Herşeyden önce sosyalizm, dürüst insanların, yalan söylemeyen ve adalet duygusuna sahip olan insanların işidir….

Birisi, Selehattin Okur’un -birkısmı tamamen bilinçli- uydurmalarını internet aracılığıyla duyururken, “gerçek güçtür” ve “onurlu bir yaşam”, diye reklam yapmaktadır… Eskiden Karaköy-Kadıköy vapurlarında sahte ilaç ve jilet satanlar da, ıvır-zıvır mallarını, “mayasıla-basura-bronşite, her derde deva(!)”, yalanları ile pazarlarlardı ve alıcı da bulurlardı. Onların bu yalan “gerçeği”de bir güce, maddi bir güce dönüşürdü… Evet, “gerçek” gibi sunulan yalanlar da bir güce dönüşürler ama, bu halkın, haksızlıklara karşı olanların değil, insanları dolandıranların, sahtekarların, kolay maddi kazanç ve kariyer peşinde olanların gücüdür… Diğer yandan, insanları aldatma gücüne dönüşen yalan ile onurlu bir yaşamın birlikte varolması olanaksızdır.

Doğrusu, “Okur” soyadlı bu garip kişinin tüm yazdıklarının nekadarının ne ölçüde doğru veya yalan olduğunu tam anlamıyla bilemem ama, yazılanlar arasında benim yaşamımı da ilgilendiren çok kısa bölümün baştan sona ahlaksızca yalanlarla ve iftiralarla yüklü olduğunu kesinlikle söyleyebilirim…

Aslında, daha dün elime geçmiş olan kitabın tümünü okumuş olsam, muhtemelen yazılanların diğer bölümlerinin, örneğin Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile ilgili bölümlerin, gençlik hareketi ile ilgili anlatılanların, ne ölçüde yalanlarla yüklü olduklarını anlayabilirim. Fakat ben, yaşamımı doğrudan ilgilendiren ve tüm yazılanlar içinde sadece iki kitap sayfası (bir A4 sayfasından daha az olmalı) tutan “Filistin Maceramız” adlı kısa bölüm üzerinde, baştan sona yalanlarla ve uydurmalarla yüklü bu çok kısa anlatı üzerinde duracağım…

Bir konuda yalan söylediğinden emin olduğunuz kişinin, başka konularda da yalanlar söylemiş olabileceğini rahatça düşünebilirsiniz. Hatta böyle birisinin, çift taraflı olabileceğini, yansıtmaya çalıştığı kimliğinden başka daha gerçek bir kimliğinin de olabileceğini, birtakım karalama çabalarının ısmarlama olabileceğini dahi düşünebilirsiniz. Sonuçta, her ne olursa olsun, böyle birisinin onursuz bir tip olduğundan emin olabilirsiniz… Yalan ve iftira ile onur yan yana varolamaz, birarada olamaz…

Şimdiye dek Sinbad’da, -iktidarda olanlar, bazı devlet yöneticileri dışında- kişilerle ilgili olarak herhangi birşey yazmamaya özen gösterdim. Sözkonusu iktidar sahiplerini de, politik yaşamda yaptıkları ile, yapılanlar tüm toplumu ilgilendirdiği için, sadece bu yanları ile eleştirdim ve haklarında gerçek-dışı bilgiler üretmedim, üretmeye çalışmadım. Zaten gerçek yeteri kadar devrimcidir… Gizli kimliklerini yüzde yüz bir kesinlikle bildiğim bazı polis ispiyonları dahil birçok düzmece karakterin -“solcu” rolünde- hakkımda üretmiş oldukları yalanlara, iftiralara yanıt vermedim. Toplumsal yaşamın bu kirleri ile kağıt üzerinde dalaşmaya kalkarsam, asıl hedefimden, insanlara -değişik konular üzerine- doğru analitik bilgiler ulaştırma hedefimden  uzaklaşabileceğimi, kısır çatışmalar içine sürüklenebileceğimi düşündüm… Sadece bir yılı bile kocaman bir kitap tutacak kadar zengin olan yaşamımın askeri okullardaki ve gençlik hareketi içindeki bölümlerini, ayrıca çocukluk anılarımı ve diğerlerini yayınladığım zaman, hakkımdaki tüm yalanların yanıtlanmış olacağını düşündüm…

Sosyalizmin tarihini bile kendisi yazmaya çalışan bazı devlet servisleri ile, toplumsal yalanı ve dolandırıcılığı meslek edinmiş olan görevliler ve küçük kariyeristler ile, bu servislerden güç alarak sahte kimlikleri ile geçmişi bir peri masalına dönüştüren ve böylece toplumsal rant elde etmeye çalışan “devrimci” rolündeki sahtekarlarla uğraşmanın kolay olmadığını biliyorum. Özellikle halen, politik etiketi ne olursa olsun, “sol”, “liberal”, “sağ” ne olursa olsun, çoğunluklu olarak dini kalıplarla düşünen bir toplumda sahtekarlarla uğraşmanın kolay olmadığını, gerçeği yaymanın kolay olmadığını bilerek -geçmişte olduğu gibi şimdi de- bazı gerçekleri yansıtmaya çalışacağım. Kısacası Sinbad’da ilk kez, Selehattin Okur adlı kişinin kitabında, “Filistin Maceramız” başlığı ile sıralamış olduğu kuyruklu yalanları açığa çıkartacağım. Gerçeğin er-geç anlaşılabileceğine, tek devrimci olanın gerçek olduğuna güvenerek -daha şimdiden- yaşamımla ilgili, daha doğrusu yaşamımın çok kısa bir bölümü ile ilgili bazı doğruları burada kısaca anlatacağım…

Bu utanmaz kişin şu yalanları ile başlayalım: “Filistine gidecek ekibin elemanlarını Deniz belirledi. İstanbul’dan Deniz, ben, Cihan Alptekin, Erim Süerkan, Ankara’dan Yusuf Küpeli. Yusuf Küpeli’yi salt FKF Başkanı diye aldık. Aldığımıza da bin pişman olduk, yol boyunca ve kamplarda problem oldu, sırtımızda taşımak zorunda kaldık. Biz İstanbul grubu olarak çok iyi anlaşıyorduk.

Sanki insanlar Filistin örgütüne gitmek için sıraya girmişler de, bu tip te lütfedip, “Yusuf Küpeli’yi salt FKF başkanı diye”, guruba kabulediyor… Bir kez sen kimsin?, kimi nereye alıp-almama yetkin var?.. Zaten gurubu Deniz’in oluşturduğunu söylüyorsun… Oraya gitmeden önce Deniz Gezmiş, yaklaşık bir ay kadar bir süre benim yanımda kaldı. İşgal altındaki SBF dışında, işgal bittikten sonra da üç ayrı apartman dairesinde Deniz ile ben birlikte yaşadık. Ayrı bir anlatının konusu olacak eğlenceli komik olaylar başımıza geldi… Zaten Deniz ile önceden de dostluğumuz vardı…

Üniversite tarihinde ilk kez, 1969 yılının ilk aylarında, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı SBF’de konferansa davet amacıyla İstanbul’a gittiğimde, bizlerden çok yaşlı olan “Çingene” Şevki adlı eski bir komünist ile buluşmuştum. “Çingene” Şevki, 1951 tutuklamalarında içeri alınmış iyi yürekli bir insandı ve beni Kıvılcımlı’nın -Anadolu yakasındaki, Kızıltoprak taraflarındaki- evine O götürecekti… “Çingene” Şevki, buluşma yerimize gelirken, beraberinde Deniz Gezmiş’i de getirmişti ve Kıvılcımlı’nın evine hep birlikte gidecektik… O günden itibaren Deniz ile dost olacaktık… Sonuçta, Deniz’i ve çevresindekilerin çoğunu FKF’ye alacaktım. Böylece, darbeciler tarafından desteklenen ve “Günaydın” gibi Demirel düşmanı bazı basın aracılığıyla en ufak eylemleri bile sansasyonel biçimde duyurulan ufak DÖB örgütü, -yılını bile doldurmadan- bir anlama sonlanacaktı. Bir anlama, çünkü, ralarında parçalanmış olsalarda bazıları düşünce birliklerini koruyacaklardı… Sözkonusu örgüt üyelerinden bazılarının kullandıkları İttihatcı silahşörlerine ait takma adlar, kafa yapıları ve muhtemel bağlantıları hakkında fikir vermekteydi. Geleceğim…

Ben, Deniz ile ilgili öykülerimi hiç anlatmadım ama, O’nun eğlenceli ve iyi kalpli bir çocuk olduğunu, davranışlarının birçoğunun sonderece çocuksu ve çocuklara özgü gösteriş ile yüklü olduğunu söyleyebilirim… Sonuçta, Kıvılcımlı SBF’ye konferansa gelecekti ve komik olaylar yaşanacaktı. Kıvılcımlı ile birlikte Aziz Nesin’i de çağırmıştım ve henüz ikisinin birbirinden hoşlanmadığını bilmiyordum. Çok farklı tiplerdi… Olanlar, ayrı uzun öykü…

Selehattin Okur’u, tam Suriye’ye giderken, son anda görecektim. Aslında bu kişiyi çok önceden ve yaklaşık on- onbeş dakikalık kısa bir süre için pek olumlu olmayan bir rolde görmüştüm. Sanırım hafızam çok güçlüdür… Aynı kişinin nasıl rahatsız biri olduğunu ise şimdi daha iyi anlıyorum… Bu garip kişinin sanki lütfedip te beni aralarına almışlar gibi palavralar atmaya çalışmasına karşın, şüphesiz böyle bir durum yoktu ve birilerinin Filistin’e gitmek için kuyruğa girdiği falan da yoktu. Deniz ile tanıştırdığım bir kişi daha bizlerle geleceğini söylemiş olmasına karşın, son anda ortalıktan kaybolacaktı. Bu olay, Deniz’in canını çok sıkacaktı… Kısacası, isteseler, çok daha başka kişiler de bizlerle gelebilirlerdi…

Ceza yasasının -aralarında komünist örgüt kurmak ile ilgili 141nci, komünist propogandan yapmakla ilgili 142′nci, ve iki dost devlet arasında, ABD ile Türkiye arasında savaş çıkartmaya teşebüs ile ilgili- maddeleri dahil, daha birçok maddesi gereği, onlarca ve onlarca davadan aranıyor olmama karşın, bunlardan kurtulmak, veya “dönüp dağa çıkmak” amacıyla Filistin’e gitmiyordum. Filistin’e gitmeye daha 1968 yazında karar vermiş ve gerekli bağlantılarımı çoktan kurmuştum. Ziraat Fakültesi’nden Filistinli bir öğrenci sorunu çözmüştü… İstemeden FKF başkanı seçilince, gidişi bir yıl kadar erteleyecektim. Bu ayrı uzun bir öyküdür…

Daha 1965- 66 yıllarında, çevremde gördüğüm kişilerle sosyalist bir devrim olamayacağı kanısına varacak, ve bu işin nasıl olabileceğini iyice öğrenebilmek için Sovyetler Birliğine gitmeye çalışacaktım. O soğuk savaş koşullarında, anti-komünizmin kalesi konumundaki bir ülkede, karlı bir kış günü, Sovyetler Birliği elçiliğine gidip te, “Ben Moskova Üniversitesi’nde okumak istiyorum, diploma önemli değil”, diyen birisinin, oradaki görevlileri ürkütebileceğini düşünemezdim. Kendimden okadar emindim ki, karşımdakileri huylandırabileceğim aklıma gelmemişti…

Yassı ince paketler içindeki filitresiz ve yine yassı yenice sigarası içen ve gayet güzel türkçe konuşan kültür ateşesi Vitali Nikiforov’u ürkütebileceğini o yaşlarda düşünemezdim. Hem de askeri okullarda okumuştum… Konuşurken, Vitali Nikiforov’a, “Ben komünistim!”, dediğimde, yanıtı, “Bizim her düşünceye saygımız vardır!”, olacaktı. Birşey anlamayacak, içimden, “Ne diyor bu adam?”, diye geçirecektim. Yıllar sonra, bana güvenmediği için böyle konuşmuş olduğunu düşünebilecektim… Kısacası, Vitali Nikiforov tarafından oyalanacaktım…

Yanlış anlaşılıp ta Moskova’ya okumaya gidemeyince, henüz Türkiye’de temsilciliği olmayan Kübaya’ya gidebilmek amacıyla 1967 yazında trenle Paris’e gidecektim. Küba’ya gidiş için bana referans bulabilecek profösörü o sırada Paris’te bulamayınca, tek başıma Küba elçiliğine gidip başvuracaktım. Aslında, elçiliğe verdiğim dilekçede tam olarak neler yazılmış olduğunu bilmiyordum. Fransızca bilen bir doktora öğrencisi yardımcı olmuştu, ve Kuba’da eğitildikten sonra Che Guevara’nın yanına gitmek istediğim de yazılı idi. O sıralarda O’nun Latin Amerika’da gerilla eyleminde olduğu duyulmuştu ve ben Pariste iken Guevara öldürülecekti… Sonradan anladığım kadarıyla, elçilik görevlileri ne olduğunu anlayamamışlar, ve bir NATO ülkesinden gelmiş olmam nedeniyle -anlaşılan- benden huylanmışlardı… Paris’te ve ardından Londra’da aralarında komik olaylar da olan birsürü serüven yaşayacak, kara olarak ağır işlerde çalışacaktım. Londra’da yaklaşık birbuçuk ay içinde yedi iş değiştirecektim… Bu arada, “Barış gönüllüsü” olarak iki yıl Türkiye’de çalışmış ırkçı faşist bir Amerikalı ajanla kapışacaktım… Ayrı uzun öykü…

Yaklaşık altı ay sonra Türkiye’ye dönünce, Filistin’e gitmeye karar verecektim ama, gelişen olaylar içinde ön plana çıkmak zorunda kalacak, FKF başkanı olacak ve gidişimi erteleyecektim. Filistin örgütleri hakkındaki ilk bilgilerimi, Yahudi asıllı bir Fransız istatistik profösöründen almıştım. Profösör, Filistin halkının haklı mücadelesini desteklemekteydi… Sözettiğim 1968 yılındaki gençlik olaylar içinde oynadığım rol ile ilgili anlatı, başlıbaşına kalın bir kitap büyüklüğündedir… Askeri kamplara benzer yasadışı “gizli” kamplarda eğitilmiş olan, ve kendilerine “komando” adını takan MHP yanlısı paramiliter faşist gurupların saldırıları, aynı yılın (1968) sonuna doğru başlayacaktı. Sözkonusu gurupları, şüpheli garip bir kaza sonucu yaşamını yitirecek olan asker emeklisi Dündar Taşer organize etmekteydi… Ve bu çakma “komandolar”, ilk yenilgilerini sayemde tadacaklardı… Ayrı, uzun öykü…

Sonuçta Deniz, “biz Filistin örgütüne gidiyoruz, birlikte gidelim”, deyince, kendi organizasyonumu iptal edip, onlarla gidecektim. Ben, dönmemek üzere, Türkiye’de devrimci bir durum doğuncaya dek dönmemek üzere gidiyordum… Şüphesiz bu süreçte yaşananlar çok daha zengindir. Kısa kısadan da kısa anlatıyorum…

MDD denen gurup olsun, parçalanmış TİP olsun, Türkiye’de varolan tüm “sol” etiketli politik parti veya akımlara güvenimi çoktan yitirmiştim. Bunlarla herhangi olumlu bir sonuca ulaşılamıyacağı, bizlerden yaşlı ve politik lider konumunda olanların gerçek anlamıyla adanmış kişiler olmadıkları, örneğin Mihri Belli gibi bunlardan bazılarının birkaç dalda birden oynadıkları kanısındaydım… Hatta, “Kanlı Pazar” olayından sonra “Türk Solu” adlı haftalık dergiye yazdığım makalede, bu işin mevcut yapılarla süremeyeceğini ifade etmiştim. Sözkonusu makale, ileride, kendilerini “kontragerilla” olarak tanıtanların işkenceli sorgu merkezlerinde karşıma çıkartılacak, ve “Sen diğerlerinden farklısın, ne demek istiyorsun?”, denerek sorgulanacaktım…

Başta kalıp durumu idare edecek tiplerden olmadığım gibi, işlerime de kimseyi bulaştırmamış, herhangi bir yerden talimat almamış, örgütü, FKF’yi, bildiğim gibi yönetmiştim. Başkanlığa seçilmemin hemen ardından, hem Aren’in davetine gitmemiş, ve hem de örgütün merkezinin Aydınlık’a taşınmasını ve TİP yanlılarının ihracını engellemiştim… Genel yönetim kurulunu hiç toplamamış olduğum gibi, ilerleyen süreçte merkez komitesini de toplamayacaktım… Buna karşın yönetimim anti-demokratik olmayacaktı. Çünkü, sadece bize üye olanların değil, diğer gençlerin de eğilimlerine bakarak, onları da işe katarak davranacaktım… Böylesi, mevcut toplumsal-kültürel yapıya daha uygun gelmişti ve FKF bu şekilde yığınsallaşmıştı. Eylemlerimde yenilgi tanımamış olmanın da bu gelişmede etkisi vardı…

O yedi TİP üyesi genci vahşice katledenlerin yakın arkadaşı iken günümüzde “liberal” tiyatrosu oynamaya çalışan ama, mevcut hastalıklı ruhsal yapısı ile “darbecileri kazığa oturtmaktan sözederek gerçek düşünce tarzını açık eden kompleksi ve dalavereci bir akademisyen, aklısıra karalamak amacıyla, “askeri göreve davet eden bildiri yayınladığım” iftiralarını savuruyor olsa da, yaşamımın herhangi bir döneminde darbeci, cuntacı olmadım. Birçok asker ve asker emeklisi ile ilişkim olmasına karşın, darbeci olmadım. Basım olarak yüzbinleri, sayı olarak yüzleri bulan FKF imzalı bildiri yazıp yayınladım ama, bunların bir tekinde bile “askeri göreve davet” etmedim… “Kanlı Pazar” olarak anılan olayın hemen ardından, hem mizampajını ve hem de -ABD emperyalizminin Türkiye’ye girişini anlatan- uzun metni bizzat yazarak hazırlamış olduğum “Bağımsız Türkiye” başlıklı gazteteyi 60 bin adet bastırtmıştım. İmza koymadan FKF adına yayınlamış olduğum bu önlü arkalı A-3 kağıdı büyüklüğünde gazete, aynızamanda afiş olarakta kullanılabilirdi. Bunun dışında toplam sayı olarak yüzbinlerce bildiri yayınlamıştım… Kara Harb Okulu’nda okurken, Talat Aydemirci değildim, Aydemir’in benim için herhangi bir anlamı yoktu. Ben, koyu İnönü yanlısı idim, Atatürk ile birlikte İsmet İnönü gözümde erişilmesi güç birer ulusal kahramandı. Ozamanki kafamla İnönü için yaşamımı risk altına sokup rahatça savaşabilirdim…

Dev-Güç denen tezgaha aldatılarak girmiş, ve orada ABD emperyalizmine karşı sloganların yanında “Kahrolsun Sovyetler” de denmesini engellemiştim. Kadri Kaplan’ın “Kahrolsun Amerika” diyeceksek, karşılığında “Kahrolsun Sovyetler”de dememiz gerekir önerisine, gerekçeleri ile karşı çıkacak, böyle birşeyin olmasını engelleyecektim. O katılmış olduğum ilk toplantıda, okadar insan arasında beni sadece Rasih Nuri İleri destekleyecekti… Kadri Kaplan’ın bu önerisi, Mihri Belli’nin komplocu politik çizgisinden bağımsız değildi… İleride, -şimdi detaylarına girmeyeceğim- bazı olaylar nedeniyle ipler iyice gerilecek, bizlere, FKF’ye ve aslında tabanı olmayan daha birkaç dernek dışında neye dayandığı belli olmayan “Dev-Güç” denen sahte birlikten kapıyı vurarak çıkıp gidecektim. Asıl kitle gücü bizde idi, ve ben, birilerinin, ne olduklarını bilmediğim birilerinin memuru olma niyetinde değildim… Traji-komiktir, dönmem için peşimden yollananlardan biri de, -tarafımdan AÜTB başkanlığına oturtulmuş olan- bir Kürt öğrenci idi. Bu yaşananlar, çok daha ayrıntılı uzun hikayelerdir şüphesiz…

Artık çok ünlü idim, insanlar, özellikle gençler bana inanıyorlardı, ve istesem sürekli, kapatılıncaya dek FKF’nin başında kalabilirdim ama, kendi kendimi gözümde yüceltmiyor, gidişi beğenmememe karşın, politik bir alternatif üretebilecek kapasitede olmadığıma inanıyordum. Bu nedenle, yanlışlar yaparak insanlara zarar verebileceğimden korkuyordum…

Sosyalizm için mücadeleye, iktidar sahibi olmak, güç sahibi olmak için değil, devlete bütünüyle karşı olduğum için, Türkiye’yi ve dünyayı değiştirme düşleriyle girmiştim. Başkaları gibi Atatürkçü “solcu”, veya “sosyalizm ile daha iyi kalkınılır” vs. gibisinden entellektüel seçimlerle “sosyalist” olarak tanınan çevreye katılmamıştım. Entellektüel mavallarla hareket etmiyor, dipsiz bir öfke ve mevcut devlet yapısına bütünüyle karşı olarak kavgaya giriyordum. Zaten, komünizmi keşfetmeden (daha doğrusu keşfettiğimi sanmadan) önce de eşkiya olmaya karar vermiştim…

Silahlı Kuvvetler’den uzaklaştırıldığımı bildiren kağıt geldiğinde, rüyada gibi dışarıya çıkmış, kendiliğinden, hiç düşünmeden sonderece tiyatral bir havada yere kapanıp toprağı öperek hesaplaşma yemini etmiştim. Ardından yumruklarımı gökyüzüne yönelterek tanrıyı kavgaya çağırmıştım. “Yağdır şimşeklerini” diyerek, onunla döğüşmek için, üç ay kadar kırda-bayırda, dalgalı azgın denizde dolaşmış, onu aramış, ve sonunda yok olduğuna karar vererek peşini bırakmıştım… Olan, çok büyük bir haksızlıktı. Böyle alabildiğine adaletsizlikler ve entrikalarla yüklü bir toplumda herhangi birşey olmamak, bu yapının bir parçası olmamak için yemin etmiştim. Bunlar ayrı uzun öykülerdir… Özellikle 21 Mayıs gecesi, o güne dek aklımın alamayacağı ihanetlere, ikiyüzlülüklere, entrikalara tanık olacaktım. Aslında, ileride, bunlardan da kötülerini görecektim, ve herhangi bir zaman darbeci, cuntacı olmayacaktım ama, aldatılacaktım…

Mevcut politik-bürokratik yapının gençlik hareketi ile değiştirilemiyeceğini çok iyi biliyordum ama, nasıl değiştirilebileceğini, yenisinin nasıl getirilebileceğini bilemiyordum… Yaşamımın herhangi bir döneminde, askeri okullar dahil, iktidar, kariyer peşinde olmamış, sadece anlamaya, öğrenmeye, değiştirmeye çalışmıştım. İktidar, kariyer, veya para peşinde olmadığım için, boyun da eğmemiştim… Mevki, kariyer, para gibi şeyler için birilerine yanaşmaya hiç çalışmamıştım… Temel motivasyonlarım, anlamaya, öğrenmeye, diğer insanlar için olumlu, yararlı, yaratıcı birşeyler yapmaya yönelikti. Ve yanlış birşeyler yaparak insanlara zarar vermekten çok korkuyordum… FKF başkanı iken bile kendimi asker olarak görüyordum. Zaten, ruhsal olarak SBF’li (Mülkiyeli) hiç olmamıştım, devlet memuru olmak gibi bir idealim kesinlikle yoktu, olmamıştı…

Moskova ve Havana düşleri gerçekleşmeyince, “Oğlum Yusuf, sen zaten bir askersin, en iyisi gider Filistin de çarpışır, bu işi iyice öğrenirsin, ve sağ kalırsan devrim anında tecrübeli bir asker olarak Türkiye’ye döner, gerekeni yaparsın”, diye düşünmüştüm. Gitmeden önce -şimdi adını vermek istemediğim- bir arkadaşa, TİP’ten istifa dilekçemi bırakmıştım. Eğer provokatif bir olay yaşanacak olursa, TİP’e zarar gelmemesi için bu dilekçeyi örgüte vermesini ondan rica etmiştim… O arkadaş, çok sonradan, “nekadar düşünceli davranmıştın” diye sözkonusu olayı bana anımsatacaktı… TİP’e güvenimi yitirmiş olmama karşın, yine de bu örgüte ve diğerlerine zarar verecek bir işin içinde olmak istemiyordum…

İçimden geldi, hemen kısaca yazayım… Moskova’ya gitmek istememin temel nedeni, sosyalizmi, devrimin nasıl olduğunu, Marksist düşünceyi doğru öğrenebilmekti. Fakat bunun yanında, klasik Rus edebiyatına duyduğum hayranlık ta beni çekmekteydi. Daha 12 yaşımda Gorki, 17 yaşımda Dostoyevski, 18 yaşımda Puşkin ile tanışmıştım. Puşkin’inPugachov ayaklanmasını anlatan “Yüzbaşının kızı” adlı romanı ile yarım kalmış olan “Dubrovski” adlı romanını, Kara Harb Okulu kitaplığında bulup okumuştum. O kitaplık halen varmıdır, bilemiyorum. Kısacası, o yaşlarda, -türkçeye çevrilmiş olan- Rus klasiklerinin tümünü, Pushkin’den Gogol’e, Turgenev’e, Chekhov’a, Dostoyevsky’e, Tolstoy’a, Gorki’ye dek klasik Rus edebiyatını çok iyi tanıyordum, ve bunları rusça da okuma düşüncesi beni heyecanlandırıyordu… Pushkin anlatıları, ruhumdaki haksızlıklara başkaldırı ile rezonansa gelmekteydi. Yarım kalmış “Dubrovski” romanında tasviredilen çürümüş Rus bürokrasisi, kafamda Türkiye bürokrasisini çağrıştırmakta idi… Herhangi bir diploma ve mevki umurumda bile değildi, ve herhangi bir zamanda umurumda olmadı… “Aramızda kültür anlaşması yok!”, denildiğinde, Nikiforov’a, “Diploma önemli değil, ben kaçak okuyup diplomayı kullanmam”, diye yanıt verecektim…

Selehattin Okur adlı utanmaz yalancı, beni kastederek, “(…) Aldığımıza da bin pişman olduk, yol boyunca ve kamplarda problem oldu, sırtımızda taşımak zorunda kaldık. Biz İstanbul grubu olarak çok iyi anlaşıyorduk.”, diye yazıyor…

Bu moralsiz komik tipin, o görmüş olduğu ve şişirerek ve bol keseden uydurmalarla anlatmaya çalıştığı Filistin eğitim kampından çok daha ağırını ben henüz 14- 15 yaşlarında Kuleli Askeri Lisesi’nde yaşamıştım. Hem de Türk Ordusu’nun -belki de- en sert disiplinli subayı “Köpek” Sabri’nin komutasında, çok ağır bir disiplin altında, her gece nöbete kalkarak, sabahın saat altısında spor ile eğitime başlayarak yaşamıştım… II. Dünya Savaşı yıllarından kalma 7.62 mm çapında ve 1 800 m menzile sahip İngiliz piyade tüfekleri ile eğitime çıkmaktaydık. Kampta ayrıca, yine aynı yıllardan kalma İngiliz Bren hafif makineli tüfeği ile Hotchkiss hafif makineli tüfeği vardı ama, bunları sadece bakarak öğrenecektik. Uzun öykü…

İleride, çok yıllar sonra, Sabri Demirbağ’ın sınıf generali olduğunu, ben askeri hapishanede iken Bolu Komando Okulu’nun komutanlığına atandığını, ve Bolu Komando Tugayı’nın başında Kıbrıs harekatına katıldığını, basın aracılığıyla öğrenecektim… Bando takımındakilere gıcık kapan ve uzaktan duyulan öksürüğü en bıçkın tipleri bile titreten Sabri Demirbağ, öksürüğünün köpek havlamasını çağrıştırması ve sertliği nedeniyle, öğrenci arasında, “Köpek” Sabri olarak ünlenmişti… “Köpek” Sabri ile serüvenlerim çoktur… Tuzla’nın ilerisinde, suyu bidonlarla gelen ve ancak içeçek kadar su bulunabilen bir kamptı Kuleli Askeri Lisesi’nin kampı. Son gece üstüme şarıl şarıl yağmur yağmış olmasına karşın, kamp bittiğinde, leş gibi kokuyordum… Aslında, yağmurun üzerime akmasının sorumlusu kendimdim. Ozamanki genişliğim kadar eni olan saman dolu eğri-büğrü daracık yatağımın tam arkasında, çadırın pencerelerinden biri vardı. Belayı paratoner gibi üzerine çekmekte usta biri olarak, çadırın küçük direklerinden birini elime alıp, direği “mızrak” niyetine sözkonusu pencereye doğru fırlatmakta iken, “körün taşı” misali “mızrak”, biraz yukarıya gitmiş, yatağımın tam üstünde, çadırda kocaman bir delik açmıştı. Ve o günün, son günün gecesi, korkunç bir fırtına ile birlikte sağnak halinde yağmur başlayacaktı. Gece boyunca durmayan yağmurun suyu, gürül gürül tepeme akacaktı. Yer değiştirmeme olanak yoktu… Uzun öyküler…

Gördüklerini bile anımsamayan ve gittiği yeri birtakım uydurmalarla anlatan bu garip kişinin, Selehattin Okur’un bizlerle birlikte katılmış olduğu kamtan çok daha uzun süreli ve ağır koşulları olan askeri kamplara, Kara Harb Okulu’nun Menteş kampına, iki kez katılmıştım. O sıralarda henüz 17-18 ve 19 yaşlarında idim… NATO güçlerinde kullanılan taktik piyade silahlarının büyük kısmını o yaşlarda öğrenmiştim. Ayrıca, artık kullanımdan kalkmış olan Amerikan üretimi Thompson ve İngiliz üretimi Sten gibi elde tutularak ateş edilen hafif otomatik silahları, 50- 60 metre kadar etkili mesafesi olan bu yakın muharebe sihahlarını, söküp takarak ve mermi yakarak öğrenmiştim. 50 calibre veya 11,43 mm mermi yakan karmaşık yapıdaki ve bu yapısı nedeniyle kolay bozulabilir Thopsonlar’ın, 20 mermi alan veya tambura adlı 50 ya da 100 mermi alan magazinleri varken, 9 mm’lik Parabellum mermi yakan Sten hafif otomatik tabancaların yandan takılan ve 32 mermi alan magazinleri vardır… Tanklara da monte edilebilen 12.7 mm’lik Browning A-4 ağır makineli tüfekleri, söküp- takarak, 12.5 metreden sıfırlamalarını yapıp ateş ederek öğrenmiştim. İki kişi tarafından kullanılan bu silahın ana gövdesini nişancı er taşırken, üzerine monte edildiği ağır üç ayağı ve mermileri doldurucu er taşır… Piyade silahı olan ve nokta atışı yapabilen geri tepmesiz topları tüm özellikleri ile öğrenmiş, yine koruganlara ve zırhlı araçlara karşı kullanılabilen ABD üretimi bazoka ile atış yapmış, ve -25 metre yarıçapında bir çemberin içinde öldürücü etki yaratabilen- taarruz el bombalarını kullanmıştım. Bornova’da top atışlarında, 10 kilometre menzilli 105 mm’lik obüslerin atışlarında bulunmuştum. Ayrıca, 155 mm’lik obüsler hakkında da bilgi almıştık. Atışlarında saatlerce bulunduğum, havada ıslık çalan mermilerini izlemiş olduğum 105 mm’lik obüslerle ilgili olarak, kamp yerinde de eğitim görmüş, bilgi almıştık…

Sözkonusu obüslerin -atış yapılacak mesafeye göre- en az ve en çok nekadar hartuç (merminin arkasına yerleştirilen aynı gramajda barut torbaları) ile ateşleneceğini, abtal tuzakları (booby trap) denen çok alternatifli tuzakların nasıl hazırlanabileceklerini öğrenmiştim. Ateşleyici fünyelerine ve etkilerine göre kaç çeşit top mermisi olduğunu, bu mermilerin iç yapılarını, piyade tarafından -zırhlı araçlara, tanklara, koruganlara karşı- kullanılan roketlerin patlayıcı bölümlerinin nasıl biçimlendirildiklerini, el bombalarının iç yapılarını, tankların en zayıf yerlerini öğrenmiştim. TNT gibi askeri patlayıcıların kaç derece ani ısı veren fünyelerle nasıl patlatılabileceklerini, en az 300 C ani ısı veren bu fünyelerin kimyasal bileşimlerini, patlayıcıların nasıl yerleştirilebileceklerini, anti-personel ve anti-tank mayınların yapılarını, anti-tank mayınların altlarına anti-personel mayınlar yerleştirilerek nasıl tuzaklar hazırlanabileceğini, bu tuzaklardan nasıl korunulabileceğini, mayınlama stillerini, mayınlanan bölgenin ateşle korunması zorunluluğunu öğrenmiştim. Gece harekatlarının özelliklerini, gece yürüyüşlerini, değişik savaş düzenlerini, hava saldırılarına karşı alınacak düzenleri öğrenmiştim. Topoğrafya dersleri almış, gizlilik dereceleri olan münhanili haritaları okumayı öğrenmiştim… Avcı boy çukurlarının nasıl hazırlanacaklarını, ve neden böyle hazırlanmaları gerektiğini, hava saldırılarına karşı alınacak düzen ve tedbirleri öğrenmiştim… Daha ayrıntılı anlatayım mı?.. Bana gıcık kapan küfürbaz şişko İsmet üsteğmen, üç ile çarpılan piyade notumu düşük tutsa da, ben çok dikkatli bir öğrenci idim. Fazla not alıp derecemi yükseltmek uğruna kaba İsmet üsteğmene yağ çekemezdim…

Yaşamımda, 14 yaşından 19 yaşına dek -kısa tatiller dışında- yaklaşık her gece nöbet tutmuş, 150- 200 kişilik yatakhanelerde ranzalar üzerinde uyumuştum. Kuleli Askeri Lisesi’nde, iki yıl ranzanın üst kısmında yatacak, ve tam başımım üstünde duran 60 mumluk bir ampule tahammül ederek uyumaya alışacaktım. Gözlerimin hemen üstünde sürekli parlamakta olan ampulü kapatmak yasaktı… Nizamiye nöbetleri olduğu zaman, her iki saatte bir nöbete çıkardık. Askeri kamplardaki bu nöbetlerle ilgili çok eğlenceli öykülerim vardır. Subay kantininden rakı araklayan ve tüm küçük kirli işlerin ustası olan “pelte göt” Sümer… Bundan sonraki yaşamım da çok sert geçecekti… Örneğin, yaşamımım altı yıldan fazlası çok ağır ve izole koşullarda askeri cezaevlerinde geçecekti. Sözde demokratik dönemde, Mamak’ta, iki yılı aşkın süre izinle tuvalete gidecektim, ve tam anlamıyla izole edilecektim. Gördüğüm ağır işkenceleri saymıyorum bile… Yaşamış olduğum tüm olağanüstü zorluklara ve baskılara karşın, yaşamımda bir tek kez olsun sinir ilacı, uyku hapı gibi şeyler almayacaktım. Tanıdığım olan uzmanları hayrete düşüren biçimde, kabus da görmeyecektim…

Tüm sözkonusu askeri eğitimleri görmüş olan, derinlemesine olmasa da strateji, taktik ve harb tarihi dersleri almış olan ben, Filistin kampında, Arab arkadaşlara en ufacık bir bilgiçlik taslamaya bile kalkmayacaktım. Ne derlerse harfiyen yapacak, onların disiplinlerine tam anlamıyla uyacaktım. Çünkü orada gönüllü idim… Aslında, senin o kuyruklu yalanına, “sizlerle birlikte döndüğüm” yalanına karşın, sizler doğru dürüst ciddi bir eğitim görmeden Türkiye’ye dönerken, ben Filistinlilerin yanında kalıp savaş kampına katılacaktım… Sizlerle birlikte dönmeyecek, orada kalacaktım…

Aynızamanda Suriye Komünist Partisi yöneticisi olan bir cephe yöneticisi Arab arkadaş, arkanızdan ne diyecekti biliyormusun? O kişi bana, “Senin arkadaşların anarşist idi!”, diyecekti… Suriye’ye gidişin ardından olanları Feyizoğlu’na anlatmamamış olmamın nedeni, yapmış olduğunuz şımarıklıklardan, çıkarttığınız olaylardan sözetmek istemememdi. Suriye’ye gidişi de çok kısa olarak anlatmıştım… Fakat artık sen beni zorladın… Askerliğini yaptın mı bilmiyorum, belki bir yolunu bulup o işten de kaytardın ama, orada yapmış olduklarınızı -yüksek yerden torpilli olmayan birileri olarak- Türk Ordusu içinde yapmış olsa idiniz, askerliğinizi bitiremezdiniz. Yabancı olduğunuz için Arablar size tahammül ettiler ama, notlarını da verdiler… Daha geleceğim… Komik tip, “beni sırtında taşımış” imiş. Sen beni değil, kendini taşımaya çalış yeter…

“(…) Biz İstanbul grubu olarak çok iyi anlaşıyorduk.”, ifadesi de baştan sona yalan ve zaten bu garip kişi anlatısının biraz ilerisinde, Deniz’i kastederek, “(…) Bu ciddiyetsizlik, plansız, programsız, ve gösterişe yönelik hareketleri yüzünden Deniz ile aramız açıldı…”, diye yazmaktadır. Okur, Filistin kampı ile herhangi bir bağlantısı olmamasına karşın, yine Deniz’i kastederek, “(…) Kısa süre sonra Deniz’in Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki bir Forum’da, gerilla kıyafetiyle bir konuşma yaptığını, aynı kıyafetle ODTÜ kampüsünde ata binip dolaştığını, elektrik direklerindeki aydınlatma ampullerine ateş ettiğini öğrendim.”, diye yazmaktadır… Sözkonusu yalancının, Okur’un kitabında yeralan hemen yukarıdaki cümleler ve bunların ardından gelen diğer başka cümleleri, “İstanbul gurubu” dediği şeyin ne ölçüde anlaşmış olduğunu belli etmektedir. Sözkonusu cümleler, Okur soyadlı yalancının, Deniz’e karşı gerçek duygularını, içindeki sevgisizliği açık etmektedir… İleride daha ayrıntılı geleceğim… Yalnız hemen kısaca ifade edeyim, “(…)Deniz’in Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki bir Forum’da…”, dediğin günlerde ben, Ürdün’de bir savaş kampında idim, ve 2 Eylül 1969 günü yaşamını yitirmiş olan Ho Chi Minh anısına Golan’da yapılacak olan bir operasyona katılabilmek için Demokratik Cephe yöneticilerine yalvarmakta idim. Yani, senin iftiralarında olduğu gibi, sizlerle birlikte Türkiye’ye dönmemiştim, “Filistin reklamı” yapmamaktaydım…

Okur’un Deniz’i aşağılamaya çalışan diğer cümlelerinden de, “İstanbul grubu olarak” hiç te iyi anlaşmadıkları, hatta Okur’un Deniz’e düşmanca duygular beslediği gayet iyi anlaşılmaktadır… Aslında, ortada bir guruplaşma falan da yoktu; sizler oraya bir gurup olarak gitmiştiniz ama, ben ayrı idim, içinizde değildim, ve sizlere dostca bir mesafe koymuştum. Senin bukadar çürük, kötü ve yalancı biri çıkabileceğini de tahmin edememiştim… Deniz israrla rica etmese, sizlerle aynı yerde yatmayacaktım bile. Çünkü, orada temelli kalmaya niyetli idim ve Arab arkadaşların arasına katılarak biraz arabça öğrenmeyi düşlemekteydim…

Deniz’e duymuş olduğun gizli nefreti çok iyi anlıyorum; çünkü O, Deniz, seni ve Erim Süerkan’ı -tam anlayamadığım- bazı nedenler ile kendine göre cezalandıracaktı ve cezalı olduğunuzu bana da söyleyecekti. Sizlerle yakınlık kurmamı istemiyordu… Sanıyorum, aranızdaki bir anlaşmaya uymamıştınız. Deniz epey birsüre sizlerle konuşmayacaktı ve daha o kamp yerinde yollarınız ayrılacaktı. Deniz’in yanında bir tek Cihan kalacaktı…

Tam bir Doğu Karadeniz şivesi ile konuşan Cihan, çok saf, eğlenceli, sevimli bir çocuktu. Deniz, Cihan’a sürekli takılır, O’nun “minubus, minubus” deyişi ile kafa bulurdu. Tüm takılmalara karşın Cihan, Deniz’e garip bir şekilde bağlı idi… Aranızda olanlarla, Deniz’in sizi cezalandırması olayı ile hiç ilgilenmeyecek, ilişkilerinize mesafeli duracaktım… Türkiye’ye, yollarınız tamamen ayrılmış olarak dönecektiniz. Sen (Selehattin Okur) ve Erim Süerkan birdaha Deniz’in yanında gözükmeyecektiniz. O uydurarak anlattığın ve senin anlatımınla ne olduğu anlaşılamayan “eğitim”ine karşın, sizleri, seni ve Erim’i, “gerilla” falan olarak ta göremeyecektik. Maşallah, “yakın döğüş” eğitimi dahi görmüş olduğun palavrasını atıyorsun ama, kimlerle ve neye karşı nasıl döğüşmüş olduğun, o “muhteşem eğitimini” pratikte nasıl kullanmış olduğun anlaşılamıyor… Bildiğim kadarıyla, o faşist çakma komandolardan biri olan yakın akraban “Komando Mustafa” da, Türkiye de açılmış olan -MİT ve CIA kontrolundaki- gizli kamplarda “yakın döğüş” eğitimi almış olmalı. Kimbilir balki de aranızda görev bölüşümü, katılınacak yer bölüşümü yapmıştınız…

Anlatımına göre, seninle birlikte Deniz’e çok kızan o senin kadar “ciddi devrimci” arkadaşın, Erim Süerkan, yanında kamp yerine, içinde sadece çıplak kadın resimleri olan “Peri” mecmuaları getirmişti. Kamp yerinde Erim, valizinden, içinde -sadece- çıplak kadın resimleri olan dergileri çıkartınca, şaşıracaktım… Aynı kişi, Arabların sözkonusu dergileri görmesinden de çekinmiyordu, utanmıyordu. Böyle bir tavrın “ciddi devrimcilik”le ne alakası olabilirdi? Kimbilir belki de O ve sen, bunu da “teorik eğitim”in bir parçası olarak görmekte idiniz… Fazladan iki zarif bacağı daha olan iri güzel gözlü cilveli bir “yosma” ile aşk serüveni yaşamış biri olarak senin senin, “Peri” mecmuaları işini görmemezlikten gelmen anlaşılabilir. Pek te romantik olmayan bu aşk serüvenini Deniz’e anlatmış olduğun için, iri güzel gözlü ve dört nefis bacaklı bu cilveli yaratıklardan biri ile arazide nerede karşılaşırsak karşılaşalım, neşeli bir hava içinde Deniz, “Bak sana bakıyor, sana bakıyor, kaçırma güzeli!”,  diye takılmadan edemezdi… Grek mitolojisinin yarı insan yarı keçi, ya da yarı insan yarı beygir yaratıkları benzer aşkların ürünleridir belki de…

“(…) otobüsümüz askeri polis tarafından çevrildi.”, ifadesi de uydurma ve senin bunamış biri olduğunu düşündürtüyor. Çünkü, otobüs ile gitmiyorduk. İleride yaşananları tam olarak anlatırken, buna da geleceğim… Ayrıca bu cümlenden, Suriye’de “milis” adını alan polisleri “askeri polis” sandığın, ve gittiğin yeri ne ölçüde tanımış olduğun da anlaşılıyor… “Çevriliş” olarak adlandırdığın olaydan sonra anlattıkların da uydurma, baştan sona yanlış… “(…) Bizi Naif Havetme karşıladı, kısa süren bir tartışma sohbetinden ve politik konuşmalardan sonra bizi…”, diye başlayıp süren cümlelerin baştan sona kuyruklu yalan. Hazretleri, “Naif Havetme karşılamış” imiş… “Küçük at ta civcivler yesin”, derler… Bu uydurmaların hepsine geleceğim… “(…) Ağustos ayı sonuna kadar bu kamta eğitim yaptık…”, ifadesi ve ardından gelen “eğitimler” ile ilgili anlatımların hepsi uydurma… Siz orada, gözaltında geçen yaklaşık on günlük süre dahil, toplam -en çok- birbuçuk ay kadar kaldınız ve bunun sadece yaklaşık bir ayı kampta geçti. Kaldığınız süre, Deniz’in SBF’de gözükmüş olduğu tarihlerden de bellidir. Ağustos ayının ilk haftası dışında, en çok aynı ayın ortasından itibaren orada, Suriye’de veya Ürdün’de değildiniz. Ağustos ayının ilk haftası biterken, veya ikinci haftası içinde Türkiye’ye çoktan dönmüştünüz…

Bir de beyfendi “15 gün acemi eğitimi görmüş”, imiş. Sanki Türk ordusunda uzun bir eğitim görüyor da, “acemi eğitimi” bitince, “usta er” oluyor… At bakalım, “Acemi eğitimi”nin ardından cepheye gitmiş sanki… Bu komik tipin anlatımına göre eğitimi, Ağustos sonuna dek iki aylık bir süreyi buluyor(!) “Okur” soyadlı küçük palavracının sözünü ettiği Haziran ayının dördüncü haftasına dek, Deniz ve ben Ankara’da birlikte idik. İleride bunu ayrıntıları ile anlatacağım… Ayrıca, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi sizler, Ağustos ayının ilk haftası biterken, veya en çok ikinci haftası içinde Türkiye’ye döndünüz. Yani, Ağustos ayının -en az- son üç haftası boyunca Türkiye’de gır gır yaptınız… Diğer yandan, Demokratik Cephe’nin o günlerde iki aylık bir eğitim kampı olmadığı gibi, senin görüp göreceği eğitim de yaklaşık bir ay olmuştur. Bu sürenin yarısından sonra şımarıklıklara, birçok işi asmaya başladığınız ise bir başka gerçektir. Anlaşılan, biraz daha ciddi olduğunuz ilk 15 günü, “acemi eğitimi” gibi hesaplamaktasın…

Beyfendi, “teorik dersler” de görmüş imiş(!) Hangi dilde teorik eğitim görmüş, arabça mı, ingilizce mi, yoksa “kuş dili” ile mi?, belli değil. Bu atıcının bildiği yabancı diller nelermiş acaba?… “(…) İsrail sınırına yakın, top seslerinin duyulduğu, çam ağaçları ile kaplı bir kampa götürdüler.”, imiş… Vay vay vay, “top seslerinin duyulduğu” bir kamp haa, nekadar da havalı ve “kahramanca” olmalı… Bu anlatımlar, ünlü Fransız yazarı Alphonse Daudet’in  eğlenceli kahramanı “Tarasconlu Tartarin’in Serüvenleri”ni, palavracı avcı öykülerini dahi sollamakta… Neler okuduğu belli olmasa da pek ciddi birşeyle okumadığı kolayca anlaşılan Selahattin Okur adlı kahraman “asker”, kalın bağırsağından gelen sesleri, gaz patlamalarını, “top sesleri” gibi duymuş olmalı…

İşin gerçeği, gittiğimiz eğitim kampının yeri, İsrail sınırının çok uzaklarında, Amman ile Irbid ketleri arasındaki alçak dağlarla kaplı ve ormanlık arazide biryerlerde idi, ve tek bir top veya başka silah sesi dahi duyulmuyordu. İleride kampı anlatacağım… Cephe, eğittiği kişileri İsrail’in burnunun dibine sokmayacağı gibi, eğitim görülecek ve üstlenilebilecek yerleri de Ürdün Hükümetinin izni ile belirlemekte idi. İsrail ile başını derde sokmak istemeyen Ürdün Kralı Hüseyin, Filistinli örgütlerin İsrail ordusunu taciz etmelerini engellemeye çalışmaktaydı. Fedailer, Ürdün tarafından İsrail’e yönelik olarak, veya sınırı geçerek öyle istedikleri gibi operasyon yapamamaktaydılar. “Kızıl Hat” adlı operasyona katıldığım için, bunu çok iyi biliyorum… Tüm bunların ötesinde, Ürdün ile İsrail savaş halinde olmadıkları için, top sesleri duymaya da olanak yoktu…

Sen bunları, hatta nerede eğitim görmüş olduğunu bilemezsin şüphesiz ama, sizler Türkiye’ye döndükten sonra, savaş kampında kaldığım süre içinde, deniz seviyesinin 400 küsur metre kadar altındaki Ürdün Nehri’nin (Şeria) kıyısına, İsrail siperlerinin tam karşısına gittiğimizde, sadece keşif yapmamıza izin vereceklerdi. Üç fedai, komutan konumundaki Filistinli, ben, ve “Che Guevara” takma adlı eğlenceli Filistinli arkadaşım, Ürdün Ordusu’nun siperlerini geçip, nehrin kıyısında cangıl ormana dönüşmüş arazide ve İsrail mevzilerinin tam karşısında iki gece sessizce dolaşacaktık. Şeria’nın bulanık alivyonlu “kutsal” suyunu tadacak, karşıdaki İsrail mevzilerini kollayacaktık… Fakat, “Kızıl Hat” adını alacak olan operasyonu yapmamıza izin verilmeyecekti. Çünkü, İsrail’in yanıtı, Ürdün Ordusu’na olmaktaydı… Ben, sözkonusu operasyon ile ilgili bilgileri, Ankara Merkez Cezaevi’nde kaldığım sırada, “a. kerim” imzası ile Aydınlık dergisinin Mayıs 1970 sayısında kısaca yazdım. Yıllar sonra, 19 Kasım 2004 tarihinde, aynı metni, -dilini biraz düzelterek-Sinbad’da yayınladım. Yine aynı metin, Sinbad’dan alınarak, benim imzamla, “Ortadoğu’da Fedayi Harekatı ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe” başlığı ile, yani aynı başlıkla, teori.org sitesi de yayınlandı…

Kamp yerleri Ürdün yönetiminin iznine bağlı olduğu gibi, Ürdün istihbaratının Filistin örgütlerini sürekli izledikleri de belli idi, ve ben bunu hissedecektim… İsrail ile problem istemeyen, ve Filistin örgütlerinin -çok sayıda filistinli göçmene sahip- ülkedeki, Ürdün’deki etkilerinin artmasından çekinen Kral Hüseyin, aynızamanda ABD’nin ve İngiltere’nin baskıları ile, bir yıl kadar sonra, 16 Eylül 1970 günü, Filistin örgütlerine saldıracaktı. Başlayan içsavaş sırasında Suriye yönetimi, PLO’yu (Filistin Kurtuluş Örgütü, tüm örgütlerin tepesindeki kuruluş) desteklemek amacıyla kuzeyden Ürdün içlerine 250 kadar tank sokacaktı… Filistinlilerin büyük kayıplar vermesine neden olan bu olay, tarihe, “Kara Eylül” olarak geçecekti…

Sözkonusu garip tip, Okur, “(…) Filistin’e gidişimizi hiç kimseye söylemeyecektik. Deniz ve Yusuf Ankara’da kaldı, üçümüz (ben, Cihan, Erim) İstanbul’a döndük. Kısa bir süre sonra Deniz’in Siyasal Bilgiler Fakültesindeki bir forumda gerilla kıyafeti ile bir konuşma yaptığını...”, diyerek, benimle ilgili yalanlarını sürdürmekte. Aynı onursuz kişi, “(…) Deniz’in ve Yusuf’un Filistin’e gidişimizi övünme vesilesi yapmaları ve açıklamaları, beni ve Erim’i çok kızdırmıştı…”, diye atıp-tutmaktadır… En iyi niyetle bu kişinin “bunamış” olduğu iddia edilebilir ama, insan kimlerle Türkiye’ye dönmüş olduğunu da anımsamazmı? “Hadi birçok şeyi anımsamadığın için uyduruyorsun”, diyelim ama, kişi, kimlerle birlikte geriye döndüğünü de hatırlamazmı?.. Anlaşılan, niyeti iftira atmak olunca, anımsamaz…

Aramda herhangi kötü bir olay yaşanmamış bu garip tipin, Okur’un düşmanlığı nereden kaynaklanıyor, bilemiyorum. Belki de görevi icabı bunları söylüyor, yine bilemiyorum ama, basbayağı bilinçli olarak bana iftira ettiği, adımı karalamaya çalıştığı açık. Deniz’i karalamaya, küçük düşürmeye çalıştığı ise yine açıkça belli… Tekrarlıyayım, ben sizlerle dönmedim… O günlerde, Ho Chi Minh’in ölümü (2 Eylül 1969) nedeniyle Eylül ayının ilk günlerinde olduğu söylenen sözkonusu forumda Deniz konuşurken, ben, Ho Chi Minh anısına Golan tepelerinde yapılacak operasyona katılabilmek için Demokratik Cephe’nin yöneticilerine yalvarmakta idim. “Sen aramızdaki tek Türksün, sağ kalman lazım!”, diyerek beni engelleyecekler, operasyona almayacaklardı. Sonderece başarılı geçen aynı operasyon sırasında, ağır silahlar ve helikopterler kullanan İsrail’in elindeki bir köy geri alınıp iki saat kadar kontrol altında tutulacaktı. Operasyon sırasında iki fedai yoldaşımız yaşamını yitirecekti… Kısacası o günlerde benim Ankara’da olmadığımı herkes bildiği gibi, bu olaydan çok önce, Ağustos ayının başlarında sizlerin Türkiye’ye dönmüş olduğunuz da bellidir… Kısacası, sizlerle Türkiye’ye dönmediğim gibi, FKF’nin “Dev-Genç” adını aldığı kongreye dahi gelmeyecektim. Gelsem zaten yeniden başkan olurdum ama, ben bunu istemiyordum…

İlişki işini, gazete ve dergi akışı işini örgütlemek amacıyla cepheden bir aylık izin alıp, aynı yılın Ekim ayının ortalarında, “İmam” rolünde -150 TL vererek- Kilis’ten tek başıma sınırı geçecektim. Antep’te bir lokantada patlıcanlı kebab yerken, okuduğum gazetede adımı görünce şaşıracaktım. Atilla Sarp, “Yusuf Küpeli’ye birşey olursa, karşılığında en az on kişiyi öldürürüz.”, diye bir demeç vermişti. Şaşırmıştım, ve bu satırları okuduktan sonra etrafımı kollamaya başlayacaktım…

Benim Türkiye’de herhangi biryerde gözükmediğimi açık eden Sarp’ın bu demeci, gazete arşivlerinde rahatca bulunabilir… Sonuçta, yanlış ilişkiler kuracak ve tam Filistin’e geri dönerken, 8 veya 9 Kasım 1969 günü, akşam üzeri yakalanacaktım. İşte o güne dek -yanında saklandıklarım ve beni ihbar edenler dışında- Türkiye’de kimse benden haber alamayacaktı. On ay kadar hapiste kaldıktan sonra, yargılamalarım tutuksuz sürmek üzere salıverilecektim. Hapishanede geçen hareketli yaşamım, tüm ağır koşullara karşın üfürükçülerle, papelcilerle, hazinecilerle, otel hırsızları ile geçen eğlenceli günlerim, kızını satan aşağılık bir serserinin müdürden aldığı emirle “façamı bozmaya” çalışırken çarpılmışa dönüşü, “Maraş Canavarı” Kıllı ve diğerleri ile ilgili anılarım, başlıbaşına bir kitap olabilir… İçeriden çıktıktan 8- 10 gün sonra, Ürdün’de içsavaş, “Kara Eylül” olarak anılan olay başlayacaktı. Beni içeri atanlar, aslında, farkında olmadan, belki de yaşamımı kurtarmışlardı. Geri dönmeyi başarıp ta içsavaş sırasında Ürdün’de olsa idim, büyük ölçüde öldürülme ihtimalim vardı… Tekrar çekip gitmek isteyecektim ama, birileri, “Sen Türkiye’de lazımsın!”, diye binbir yalanla yapışacak, gitmemi engelleyecekti. Beni Türkiye’de tutmaya çalışmalarının nedenini sonradan anlayacaktım, zaten itiraf ta edeceklerdi… Ben olmadan Dev-Genç denen örgütü elegeçirmeleri olanaksızdı… Seni utanmaz rezil yalancı, demekki “birlikte dönmüşüz, ve ben Deniz ile Ankara’da kalıp Filistin’e gidişin reklamını yapmışım” ha…

Yukarıda kısa kısa anlatığım herşeyin ayrıntısı vardır şüphesiz ve bunların hepsi aklımdadır. Tüm bunları, sırası geldikçe, şu sırada birkısmı burada olmasa bile, başka yerlerde anlatacağım…

II.Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine

Önce, biraz farklı bir kişinin yalanları ile söze başlamak, oradan asıl konuya, gidiş öncesi yaşananlara geçmek istiyorum. Aslında yalancının, utanmazın, moralsizin sayısı yok ya…

Ne yapmak istediğini, popüler olmak, kendisini “devrimci” gibi pazarlamak dışında ne gibi planlarının olduğunu anlıyamadığım bir başka garip kişi, sahte anılarında, adımı da karıştırarak “kerhane” serüvenlerini anlatan kiş, Gün Zileli, uzaktan-yakından ilişkisinin olmadığı 1969 yaz başında başlayan işgaller hakkında -tamamen düş ürünü- palavralar atmaktadır… Şüphesiz, FKF başkanı olarak “kerhaneye” gitmeyecek kadar dikkatli, aklıbaşında ve onurlu biri olduğum, tartışılamayacak bir gerçektir… Diğer yandan, bu kendisini “eski devrimci” gibi pazarlamaya çalışan kişinin, aşağıda alıntılar vereceğim makalesinde ifade etmiş olduğu gibi, 1965 “Dönüşüm” olayları ile de uzaktan-yakından bağı olmamıştır. İlk adımın duyulduğu günlerdeki bu sokak kavgaları ile, Gün Zileli adlı birisinin uzaktan-yakından alakası olmamıştır… Aslında, kimsenin kalbini kırmak, havasını bozmak istemiyorum ama, dertleri neyse, üstüme üstüme geliyorlar. Bu pislikler olmasa, herhangi birinin hoş olmayan gerçeğini açık etmez, olayları ad vermeden de anlatabilirdim…

Ressam olan “Asker” Memet, malesef artık yaşamayan iyi yürekli cesur Memet Sönmez, benimle birlikte sözkonusu kavgalarda öne çıkan kişi idi… Ayrıntısı uzun öyküdür ve kavga anlarından birinde, 3- 4 hayvan kılıklı saldırganın arasından sıyrılışımı gösteren bir fotoğrafım, o günlerin Milliyet gazetesinde yayımlanacaktı. Aynı gün, kavganın ardından, “Piknik Lokantası” yakınlarında, Kızılay’da dalgın yürürken, insanların sürekli bana baktıklarını farkedecektim. “Neden böyle bakıyorlar?”, diye düşünürken, giysilerimin üst kısmının olduğu gibi yırtılıp kaybolduğunu, belimden yukarısı çıplak olarak yürüdüğümü anlayacaktım. SBF yurduna, üst kısmım çıplak olarak dönecektim… FKF’nin kuruluşuna zemin hazırlayan 1965 yılı “Dönüşüm” dergisi yayını olayının içinde, Ataol Behramoğlu, Hüseyin Ergun, İsmet Özel, Kurthan Fişek ve daha başka bazı adlar vardı ama, Gün Zileli diye biri kesinlikle yoktu…

Zileli’yi, herhangi kayda değer bir kavga içinde, kavgalı bir eylem içinde gördüğümü de söyleyemem ama, 1969 yılı baharında O’nu ve yanındakileri kurtarmak için Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne koştuğumu, sadece beş kişi ile sayısı yüzü aşan faşisti dağıttığımı, kaçırdığımı, rahatça söyleyebilirim… Ağzımda sigara, elimde -girişine bir çata-pat yerleştirilmiş- küçük mavi blo-blö (yazılış biraz yanlış olabilir) şampuan kutusu ile sakince saldırganların üzerlerine gidip, çata-patın fitilini sigaranın başı ile ateşleyerek kutuyu onlara doğru attığımda, bunlar, herşeyi idealize eden ahmak örümcekli beyinleri ile paniğe kapılacaklar, ve “molotof molotof” diye bağırarak kendilerini yerlere atacaklardı. Ardından, hızla kaçıp toz olacaklardı… Adını duymuş oldukları “molotof  kokteyli”nin ne olduğunu bile bilmiyorlardı. Plastik blo-blö kutusu, “pof” diye bir ses çıkartarak patlayacaktı… Faşist ahmakların kendilerini yerlere atış sahneleri bazı gazetelerde yayımlanacaktı… Daha okula gitmeden ezbere tanıdığım Ömer Seyfettin’in “Kütük” öyküsünde olduğu gibi psikolojik bir operasyondu bu olan… Sözkonusu gelişmenin ardından aynı fakültenin girişinde konuşurken çekilen fotoğrafım da yayınlanacaktı ve bu sahne elimde durmaktadır…

Ben konuşurken, saldırganlar çoktan ortadan kaybolmuşlardı ve aynızamanda 15- 20 kişi daha bize yardıma gelmişti. Artık karşıda düşman yoktu ama, talim olsun, herkes kendisini eyleme katılmış hissetsin diye, boşluğa doğru bir saldırı emri verecektim… Telefonla bizden yadım isteyen kişileri bulamıyacaktık, çünkü, Gün Zileli ve yanındakiler çoktan biryerlerden tüymüşlerdi… Bu yaşanan olayın da ayrıntıları vardır şüphesiz… Sözkonusu olay nedeniyle de hakkımda, “halkın üzerine tehlikeli patlayıcı atmaktan” dava açılacaktı… Saldırganlara değil, sadece çata-pat atmış olan bana dava açacaklardı. Saldırganlar, “halk” oluyorlardı…

Yıllar sonra, 1972 yılının son, ya da 1973’ün ilk aylarında İstanbul’dan, Selimiye Kışlası’ndan Ankara’ya götürülecek ve Emniyet Sarayı’nda küçük bir hücreye kapatılacaktım. Birsüre sonra kapı açılacak, 1.90 boylarında, üzerindeki kalın kumaştan değerli paltosu neredeyse ayak bileklerine dek uzanan iri-kıyım ve düzgün görünümlü bir adam içeriye girecekti. Beni kibarca selamlayıp yanıma oturacak ve konuşmaya başlayacaktı. Ses tonu yumuşaktı, ikna için yanıma geldiği belli oluyordu. Benden epeyce yaşlı ve fiziki olarak çok güçlü görünümlü bir kişi idi gelen. Aynı kişi, “Köşk’ten geldiğini”, yani “Cumhurbaşkanı’nın makamından geldiğini”, söylemekteydi. Lafa, “Biz de ABD’ye karşıyız ve senin nekadar milliyetçi olduğunu biliyoruz!”, diyerek başlayacaktı. Hasta ve yorgundum… Yorgun bir sesle, “milliyetçi değil, yurtsever”, diye düzeltecektim. “Taman öyle olsun”, diyerek konuşmasını sürdürecekti… İçtenlik katmaya çalışarak yükselttiği ses tonu ile, “Biz senin nekadar cesaretli olduğunu, beş kişi ile yüzü aşkın kişiyi nasıl dağıttığını biliyoruz; o sırada ben de, bırakın tek başıma oraya gidip onları da ben dağıtayım dedim ama, bırakmadılar.”, diyerek konuşmasını sürdürecekti. Yani, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi önünde yaşanan o layı anımsatmakta ve beni takdir ettiğini belirtmekte idi. Diğer yandan, tekbaşına gelip bizleri dağıtmak istediğini ifade ederek, birbirimize benzediğimizi, birlikte olabileceğimizi anlatmaya çalışmaktaydı… Sonderece kibar davranan bu kişiye, yine kibarca, onlarla olamayacağımı, beni rahat bırakmalarını söyleyecektim. “Peki öyle olsun”, diyerek gidecekti…

Herhangi bir zaman yaşamım ile doğrudan bağı olmamış, düşünce yapıları benden uzak Maocu-milliyetçi bir gurubun içinde yeralmış olan Gün Zileli, uzaktan-yakından alakasının olmadığı SBF işgalleri ile ilgili olarak, -tamamen düş ürünü- palavralar atmaktadır. Aynı kişi, olayla alakası olmadığı için, uydurmalarını, 1968’e mi, yoksa 1969’a mı, hangi yıla yerleştireceğini bile bilememektedir… Bir tanıdığın haber vermesi ile farkettiğim bu yalanlar, Zileli’nin adını taşıyan sayfasında, 2 Temmuz 2011 tarihinde, “Politikacı ile devrimci farkı…”, adıyla yayınlanmıştır. Sözkonusu yazısında Zileli, lütfedip beni devrimci katagorisine sokmaktadır ama, bu arada kendisine de hakkı olmayan bir pay çıkartmaktadır. Aynı metinde, ben dahil, adlarını sıraladığı herkesi aklısıra tepeden biryerlerden “yargılamaya” çalışmaktadır. Şüphesiz bu yazmış olduklarının hepsi de baştan sona uydurmadır, yalandır… Uzaktan yakından alakasının olmadığı bir olayı -kendisine pay çıkartarak- neden böyle yalanlarla anlatmaya çalışmaktadır, anlamak zor. Kendisini “her eylemin içinde olan eski bir devrimci” olarak tanıtmak amacıyla mı bunları uydurmaktadır, böylece birilerini aldatıp peşine takabileceğini mi sanmaktadır, anlamak zor ama, ortada hastalıklı bir durum olduğu kesindir… Gerçekte Zileli’nin ilişkisinin olmadığı ve bilemeyeceği olayla ilgili uydurma anlatımından bazı bölümleri, sözkonusu kişinin yazısının ilk üç paragrafını, aşağıya yerleştiriyorum, ve ve ardından olayın gerçeğini özetleyeceğim:

1968 döneminden bir sahne hatırlıyorum. SBF’deki işgalin seyrinin tartışılması için SBF Fikir Kulübü üyeleri genişçe bir sınıfta toplanmışlar. Ben de aralarındayım. Toplantıda şiddetli bir tartışma hüküm sürüyor. Sanırım 1968 işgalleri olmalı, belki de 1969 işgalleridir. Çok iyi hatırlamıyorum. Tartışmanın bir tarafında Yusuf Küpeli var, diğer tarafında da Oral Çalışlar ve Cengiz Çandar. Oral, SBF Fikir Kulübü başkanı. Cengiz, SBF Talebe Cemiyeti Başkanı. Yusuf, eğer 1969 işgali söz konusuysa FKF Başkanı; eğer 1968 işgaliyse sadece Fikir Kulübü’nün önde gelen ve tanınan bir üyesi. Aralarında en eski tanıdığım Yusuf Küpeli. 1965 yazındaki Dönüşüm olaylarından tanışıyoruz. (Yarılma, s. 212)

Yusuf, SBF’de de derhal işgale girişilmesi gerektiğini savunuyor. Oral ve Cengiz ise buna karşılar. Çünkü SBF Dekanı ve Profesörler Kurulu, öğrenci taleplerine karşı değiller. Onlarla anlaşmak pekâlâ mümkün. Onları karşıya almanın bir alemi yok. Yusuf öfkeleniyor, hop oturup hop kalkıyor yerinde. Meseleye sadece SBF çapında bakılamayacağını, genel öğrenci hareketiyle dayanışmaya girilmesinin zorunlu olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Ben ortadayım. Aklım Cengiz’le Oral’ın tezine hak verir gibi. Devrimci yanım ise Yusuf’tan yana.

Tekrarlamak gerekirse, yukarıdaki alıntıda doğru olan tek bir satır bile yoktur. Sözkonusu kişinin kaleme almış olduğu ilgili metnin tamamı için de aynı şey söylenebilir… Yukarıdaki alıntıda olan satırların yazarı, bu yaşı geçmiş ufak dolandırıcı, tüm dolandırıcılar gibi, üzerine çok bol gelen bir elbisenin, hiç te kendisine ait olmayan bir kimliğin içine girerek, “deneyimli eski devrimci” rolünde, Orhan Kemal’in “Müfettişler Müfettişi” pozunda, tepeden konuşmaya çalışmaktadır. Ve aklısıra ne olduğuma, kimin ne olduğuna karar vermekte, herkesi sahte bir bilgiçlikle “yargılamaktadır”. Böyle hiçler, Gün Zileli gibi hiçler, önüne gelene, hatta vaktiyle kuyruğuna takılmış olduğu guruptan kişilere, en zor günlerinde -gerçeklerle bağı olmayan- laflar atarak, onları esen rüzgara uygun biçimde sözde “yargılayarak”, birşeymiş gibi gözükeceklerini, bol kremalı zehirli kariyer pastasından bazı kırıntılar kapabileceklerini sanmaktalar…

Gerçekte, SBF’de (Mülkiye), hem 1968 baharında ve hem de 1969 baharında iki kez işgal yaşandı ve bunların ikisi de tarafımdan örgütlendiler. “Doğru oturup eğri konuşmak” gerekirse, 1968 yılında yaşanan işgal, zorlama ve düşük katılımlı bir eylem idi… Dünyadaki gelişmelerden etkilenen TİP yönetimi, SBF’de işgal eylemi başlatılmasını istemişti. O günlerde SBF Fikir Kulübü’nün başında, çok çalışkan ve parlak öğrencilerden olan Muharrem Kılıç ve O’nun yakın arkadaşı Nuri Yıldırım bulunmaktaydı. Muharrem Kılıç, SBF Fikir Kulübü’nün o günlerdeki başkanı idi… Bunlar, aynızamanda TİP üyesi olan, TİP yönetimine sadakatla bağlı olarak davranan Karslı iki arkadaştı… Muharrem Kılıç ve Nuri Yıldırım, işgali örgütlememi benden rica ettiler. Onlara, böyle bir eylemin havasının olmadığını, öğrenci çoğunluğunun bu yönde bir eğiliminin bulunmadığını anlatmaya çalıştımsa da, dinlemediler. Sonunda kabulettim ve bu kez de kullanılacak sloganlar üzerine yedi saat kadar tartıştık. Okuyucuya biraz garip gelebilir ama, gerçekten bukadar süre tartıştık. Sonunda onlar yoruldular, ve ikna oldular. Benim istediğim sloganlar, duvarlara, büyük anfinin dış duvarının -çok uzaklardan dahi görülebilen- tepesine yazıldı… Olayın ayrıntılarına girmeyeceğim. Yaşananları daha sonra anılarımda anlatacağım… Sözkonusu eylem, adını ileride vereceğim birisinin kışkırtıcı yalanları sonucu, başladıktan 8-10 gün kadar sonra dramatik biçimde sonbuldu. Kısacası, biz başlattık ve herhangi bir müdahale olmadan yine biz bitirdik… Türkiye’de -o yıllardaki- ilk işgal olayı, Ankara’da bulunan Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde yaşanacaktı. İşgali başlatan kişi, bizlere, Fikir Kulüpleri’ne, veya başka herhangi sosyalist bir örgütlenmeye dahil olmayan birisi idi… Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi öğrencisi Gün Zileli’nin, bu son ifade edilen eylemle de bir ilişisi olmamıştır… O yılın gazete arşivlerini karıştıranlar, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde işgali başlatan kişi hakkında bilgi edinebilirler…

FKF’nin genel başkanı olduğum sırada, 1969 baharında SBF’de başlayan ve oradan diğer fakültelere yayılan işgali ise, kimseye sormadan, herhangi birileri ile tartışmadan, politik durumla ilgili tamamen kendi analizim ve özgür iradem ile ben başlattım… Olaylar önce İstanbul Üniversitesi’nde başladı. Bize, Ankara’ya, iki gencin öldürüldüğü haberi geldi. Önce hemen, “Akşam” gazetesine gittim. Gazetenin Ankara temsilcisi ve köşe yazarı olan değerli gazeteci İlhami Soysal’ı ziyaret ettim. Demokrasi yanlısı tavrı ile tanınan ve bazı gerçekleri yazmış olduğu için dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Cemal Tural tarafından kaçırtılarak dövdürtülmüş olan bu namuslu insana gelişmeleri anlattım (İleride, 1992 yılında bir trafik kazasında yaşamını yitirecek olan İlhami Soysal’ın kullandığı eski daktilosu, eşi tarafından bana armağan edilmiştir, ve halen evimde durmaktadır.) Eyleme başlamadan önce, basında bazı dayanaklar aramaktaydım. İleride, “İstanbul’da yaşanan olaylar sırasında iki gencin öldüğü” ile ilgili haberin yalan olduğunu anlayacaktık ama, bu, eylemimizi etkilemeyecekti…

İlhami Soysal ile görüştükten sonra hemen SBF’ye dönecek ve bizim sayemizde cemiyet başkanlığına gelebilmiş olan Cengiz Çandar’ı arayacaktım… Cengiz, bilinçli olarak ortalıktan kaybolmuştu. Doğrumu bilemem ama, dekan ile anlaştığı söylenmekteydi. Kısacası Çandar, herhangi bir eyleme karşı idi. Çandar ile birlikte davranan, O’nunla birlikte aynı Maocu-milliyetçi gurupta olan SBF Fikir Kulübü başkanı Oral Çalışlar’da eyleme karşı idi. Oral Çalışlar’ı, -tüzükte bulunan yetkime dayanarak- SBF Fikir Kulübü’nün başına ben getirmiştim. Yani, olduğu yere seçimle, demokratik bir yöntemle gelmiş birisi değildi. Değişik Fikir Kulüpleri’ni kontrol altına alırken, bu şekilde daha başka tayinler de yapmıştım. Çevremdekiler, aslında tanımadığım bu kişi için, “bizlerden iyi bir çocuk”, demişlerdi…

Aslında, hissettiğim kadarıyla sözkonusu kişiler, Çandar ve Çalışlar, bağlı oldukları klik o sırada bir eyleme karşı olduğu için, SBF’de eyleme karşı idiler. Onların bağlı oldukları klik ise, benim çoktan kapıyı vurup terketmiş olduğum Dev-Güç’ün başındaki emekli asker Kadri Kaplan ile ortak davranmaktaydı. Anlaşılan, Kadri Kaplan’ın bağlantılı olduğu “iyi saatte olsunlar”, o sırada eylem istemiyordu…

Daha önce, Ortadoğu Teknik Üniversitesi işgal edildiği sırada da Kadri Kaplan, benzer biçimde bu işe karşı çıkmış, bana emirler vermeye, “Bu işgal ne demek oluyor?”, diye bağırıp çağırmaya kalkışmıştı… Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin işgali sırasında, işgal eylemi bize, FKF’ye haber verilmeden başlatılmış olduğu halde, eylemin yapılmakta olduğu yere gidecektim. İşgalin gerçekleştiği Mimarlık Fakültesi binasını tam zamanında boşaltıp, olayı bitirerek, bir felaketi engelleyecektim… Gecenin karanlığında, jandarma birliklerinin, “avcı zinciri” (bir savaş düzeni) yapmış olarak kararlı biçimde geldiklerini görünce, işgalin başındakileri ikna edip, olayı sonlandıracaktım… Sinan Cemgil’in, Münir Aktolga’nın, ve -varlıklı annesinin de baskısı ile sonradan bu çevreden çekilecek olan- Ahmet adlı sarışın yakışıklı arkadaşın ön planda oldukları bu eylemde yaşanmış olanları, ayrıntılı olarak başka zaman, anılarımda anlatacağım ama, işgale katılmış olan iki sivri akıllı asistanın ahmaklıklarından sözetmeden geçemeyeceğim…

Sözkonusu iki asistan, fakültenin giriş kapısına, odunlar, çalı-çırpı, ve tahta parçaları yığmışlardı. Akılları sıra, saldırı olduğunda bunları ateşe vererek güvenlik güçlerinin okula girmesini engelleyeceklerdi. Tam bu işi yapmaya kalkarlarken, onları durduracaktım. Çünkü, çalı-çırpı, odunlar, kapının iç tarafına, okulun içine yığılmışlardı. Eğer bu yığın ateş alsa idi, içerideki işgalciler dumandan boğulacaklar, ve muhtemelen okul yanacaktı… İşgalciler, yeraltından fakülteleri ve öğrenci yurtlarını birbirine bağlayan merkezi ısıtma sisteminin tünellerinden tam zamanında boşaltılıp kaçırılacaklardı… Herşey yaşanıp bittikten sonra kadri kaplan bana bağırıp çağıracak ve aynı şekilde yanıtını alacaktı. O’na, yaşananlarla ilgili tek bir kelime bile anlatmayacaktım…

Yalnız hemen belirteyim, İşgal olurken orada bulunmayan, ne olduğunu bilmeyen, ve ayrıca FKF yönetiminde de olmayan, buna karşın sürekli ön planda olma hırsı nedeniyle rahatca moral dışı işler yapabilen bir garip komplocu kişi, Maocu bir karakter, yetkisi olmadığı halde, FKF’nin adını kullanarak, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni “kurtarılmış vatan toprağı” ilaneden bir bildiri yayınlayacaktı. Adımıza yayınlanmış sözkonusu ahlak dışı sahte bildiriden, daha sonra, ODTÜ’sinden döndükten sonra haberim olacaktı… Sanki, yüzbinlerce kişilik Çin Halk Kurtuluş Ordusu, onbinlerce kilometre kare büyüklüğünde bir alanda egemen olmuş ve kendi hukukunu uygulamakta idi… Bana ait olmayan bu akıldışı sahte bildiri nedeniyle TİP yanlıları tarafından ağır biçimde eleştirilecektim. Bildiriyi yazmamış olsam bile, sorumluluk üzerimde gözükmekteydi… Ayrıca, aynı bildiri nedeniyle hakkımda bir dava daha açılacaktı… “İhbar etmiş konuma düşerim” gerekçesi ile bildiriyi benden ve FKF yönetim kurulundan habersiz hazırlayıp yayınlayan kişinin adını açıklayamayacaktım ama, aslında bu kişi bilinecekti… Sözkonusu kişinin, “kurtarılmış vatan toprağı” dediği yer, ODTÜ Mimarlık Fakültesi binasından ibaretti ve “kurtarılmışlığı” bir günü geçmeyecekti… Sözkonusu sahte ve akıldışı bildiriyi yazan kişi ise, dar çevresinde “devrimci” olarak şişinmiş olmalıydı… Dünyayı eğri lunapark aynalarından seyreden ve gördüğü çarpıtılmış abartılı resmi gerçeğin yerine oturtmaya çalışan kişilerle, ve bunların peşine takılacak kadar şaşkın olanlarla sosyalizm olurmu? Bunlar sadece çevrelerine zarar verebilirler… Şimdi adlarını sıralamak istemediğim birsürü sapkın tarikat ve bunların tımarhane kaçkını menfaatci din tüccarı şeyhleri ile, Mao Tse Tung’un alabildiğine idealize edilmiş portrelerinde olduğu gibi kendisini “nur içinde” kitlelerin üstünde devasa bir “önder” olark düşleyen sözkonusu tip, benzerleri, arasında ne gibi bir fark olabilir?.. Tüm bunların üşütük “müritleri”nin topluma ne gibi yararları olabilir?..

Aslında O, Kadri Kaplan, kötü bir insan değildi ama, kendisini hala kıtada sanıyor olmalıydı. Etrafını çeviren ve herhangi toplumsal bir gücü temsil etmemelerine karşın toplantılara katılan birtakım garip yağcı tiplerin yalakalıkları, “sensin” tarzında pohpohlamaları, O’nu, Kaplanı, anlaşılan havaya sokmaktaydı… Olayın yaşanmış olduğu 27 Mayıs Devrim Derneği’nde, Kadri Kaplan’ın sergilediği öfkeli tavrın benzeri ile, “sana ne oluyor, ne biçim konuşuyorsun” diye bağırıp çağırarak ben de O’nun üzerine yürüyünce, işler karışacaktı. Tesadüfen orada bulunan İlhan Selçuk, aramıza girecekti. İlhan Selçuk, yatıştırıcı rol oynayacaktı… Anlaşılan, SBF’de işgal başlarken de, yine aynı “iyi saatte olsunlar”, -birtakım konjonktür hesapları yaparak- eyleme karşı olmuşlardı. Günahlarına girmiş olmayayım ama, belki de bu nedenle Çandar ve Çalışlar, veya onları yönlendirenler, işgal eylemini istemiyorlardı. Bağlı oldukları klikten onlara bu yönde komut gelmiş olmalıydı… Ya da kendi kişisel, özel nedenleri vardı… Bunların tümü de umrumda değildi. Çevreden aldığım koku, çoğunluğun bir eylemden yana olduğu yönündeydi. Birtakım akademik taleplerin ötesinde öğrenci çoğunluğu, sınavların ertelenmesinden yanaydı ve anti-emperyalist, anti-Amerikan tansiyon yükselmekteydi…

Yukarıda adı geçen ve olaylar ile herhangi bir alakası olmayan sahtekar yalancı tipin uydurduğu gibi birşeyler yaşanmadan, herhangi birileri ile tartışmadan, ve yine birilerine danışmadan, öğlen saatine doğru, okulun tüm öğrencilerini büyük anfiye (konferans salonu) davet edecektim. Birkaç öğrencinin yardımı ile bu daveti yayacak, hoporlör aracılığıyla anons ettirtecektim… Okul öğrencisinin çoğunluğu büyük anfi de toplanacaktı, salon dolacaktı. Ozaman sahneye çıkıp, toplananlara, İstanbulda başlayan eylem hakkında bilgi verecektim, eyleme hazır olup olmadıklarını, sınavların ertelenmesini isteyip istemediklerini, akadamik taleplerini onlara soracaktım. Herkes eylemden yanaydı. Bunun üzerine orada akademik talepleri formüle edecektik… Aslında, tüm bunlar kişisel olarak beni ilgilendirmiyordu. Çünkü, okul ile, öğrencilik ile ilişkim çoktan kesilmişti, ve bu işi yapmaktan sıkıntı duyuyordum ama, başka çarem yoktu. Akademik taleplerin yanında politik talepleri, anti-emperyalist sloganları, yine orada förmüle edecektik. Onlara, öğrencilere, SBF Fikir Kulübü üyesi olsunlar veya olmasınlar, eylemde, isteyen herkesin eşit statüde görev alabileceğini duyuracaktım. Görev almak isteyenlerin hemen bana başvurmalarını söyleyecektim… Aralarında kızların da olduğu bayağı büyük bir gurup, neredeyse 80- 100 kişi, görev için başvuracaktı…

Başvuranlar arasında, -malesef artık yaşamayan- “Güzel Osman” ve arkadaşları da vardı. Aslında bu arkadaş gurubunun politika ile, FKF veya bir başka örgütlenme ile bağları yoktu. Hepsi, yabancı dil ile eğitim veren paralı okullardan diplomalarını almış zeki çocuklardı. Bilemem ama, bence devlet memuru olacak tiplere benzemiyorlardı, ve ben onların neden SBF’yi seçmiş olduklarını anlayabilmiş değildim. Herneyse, bunlar önemli değildi, ve ben, görev almak isteyenleri, yaklaşık bir manga büyüklüğünde, 8- 10 kişilik guruplar halinde asker gibi örgütleyecektim. “Güzel” Osman’ın arkadaş çevresini dağıtmayacaktım, hepsini birlikte örgütleyecektim…

Gurupları, nöbetleşe, dönerli olarak, okulun girişlerine ve düz damına yerleştirecektim. Damdakiler, çevreyi, epey uzakta olabilecek hareketleri gözlemekte idiler. Gurupları kontrol edecek devriye nöbetçileri de vardı. Kızları, santrala yerleştirecektim… Ayrıca, ABD’yi, emperyalizmi protesto eden sloganlar hazırlanıp okulun dış duvarlarına asıldılar (Daha önce bunlar, okulun dış duvarlarına yağlı boya ile yazılmışlar, ve ekonomik olarak zarar vermişlerdi. Şimdi, aynı şeyi yapmıyorduk…). Bu arada merkezi ses sistemine bağlı hoporlörlerin bazılarını damdan dışarıya, Cebeci’ye doğru yönlendirip, sisteme Ruhi Su tarafından söylen balatların kasedini yerleştirecektim. Tüm okul, tüm Cebeci, bir nehir gibi akan bas bariton Ruhi Su sesi ve yorumu ile, Dadaloğlu’ndan, “Gavur tuttu yine dağ boranı, hançer vurup acarladı yaramı…”, dizeleri ile inlemeye başlayacaktı. Ruhi Su’nun sesi ile yer-gök inlemekteydi…

Aynı günün akşamı, tüzükte olan yetkime dayanarak, SBF Fikir Kulübü’nü olağanüstü toplantıya çağıracaktım. Okulun büyükçe bir dersahanesinde, SBF Fikir Kulübü üyelerinin neredeyse hepsi toplanacaklardı. Kulüp üyelerinin en az yarısı, politik olarak halen TİP çizgisini savunmakta idi. Bunlar, benim safımda olurlarken, diğerlerinin, MDD çizgisini savunanların ezici çoğunluğu da yine benimle birlikte davranacaktı… Divan başkanlığı yapmaktaydım ve işgale karşı olan Oral Çalışlar’ı kongre kararı ile SBF Fikir Kulübü başkanlığından indirtecektim. O, tayinle gelmiş olduğu başkanlıktan, demokratik bir yöntemle indirilecekti. Yeni bir başkan seçilecek ve işgal eylemi SBF Fikir Kulübü tarafından da onaylanacaktı…

İşgal eylemi, Ankara Üniversitesi’nin diğer fakültelerine, ve Hacettepe Üniversitesi’ne de hızla yayılacaktı. Bu arada, Şeyh Sait adının geçtiği -bizim adımıza basılmış- kışkırtıcı birtakım sahte bildiriler, kimlikleri belirsiz kişiler tarafından, kürt öğrencilerin kaldıkları yerlere atılacaktı. Bazı karanlık güçler, Kürtler ile aramızı bozmaya, onları bize karşı kışkırtmaya çalışmaktaydı… Polisle, veya gizli bir servisle bağı olduğu anlaşılan bu işin, yapanlara herhangi bir yararı dokunmayacaktı. Provokasyon boşa gidecekti…

İşgal, çoğunluğun desteği ve başarı ile sürerken, eğlenceli komik olarlar da yaşanacaktı… Bunlardan birini kısaca anlatayım… Damda görevli nöbetçilerle konuşurken, “Güzel” Osman’ın gurubundan ince esmer bir genç, heyecanlı biçimde gelecek, ve okulun karşısındaki yurtta bir “casus” olduğunu haber verecekti. Bu gencin işaret ettiği yere bakınca, yurdun okula, yola, Cebeci’ye doğru bakan tarafının üst kat pencerelerinden birinden cep aynası ile birtakım işaretler verildiğini görecektik. Birisi sanki mors alfabesine benzer birtakım işaretlerle birşeyler anlatmaya çalışmaktaydı. Bu kişi casus falan olamazdı şüphesiz. Henüz cep telefonları yoktu ama, yutta telefon vardı. Karşıdaki esnaflarda telefon vardı. Birisi biryerlere haber vermek istese, bu işi telefonla rahatca yapabilirdi. Ayrıca, sivil bir görevlinin okula veya yurda girmesi de okadar zor değildi… Bunu yapan, cep aynası ile birtakım işaretler veren, ya cocuktu, ya da garip biçimde oynayan başka biri idi. Bunu hemen anlamıştım ama, görev aşkı ile “casus var” havasına kapılmış olanların iş heyecanlarını bozmamak, yaptıkları işi onlara önemsetmek için, “Gidin o casusu yakalayıp buraya getirin!”, diyecektim. Çok önemli bir görevi yerine getirenlerin havasına girmiş 4- 5 genç, hızla koşarak gideceklerdi…

Aradan sekiz- on dakika kadar bir zaman geçtikten sonra, gidenler, önlerinde, “ben casus değilim” diye yeminler eden yıkılmış, mahvolmuş bir tanıdıkla geleceklerdi. Böyle bir itham ile karşılaşmak ona çok ağır gelmişti, anası veya babası ölse bukadar üzülmezdi herhalde… Gelip beni vurabileceği için, gerçek adını vermeyeceğim bu ufak-tefek “casus” arkadaştan, “Çapkın” adı ile sözedeceğim… Ordulu varlıklı bir fındık tüccarının oğlu olan Çapkın Çiçek, kalbinde delik olduğu için biraz ufak kalmıştı. “Delikanlı” havalarındaydı ama, görünümü 14- 15 yaşlarında bir oğlan çocuğununkinden farksızdı. Neyseki, bu olaydan kısa süre sonra kalbindeki delik keşfedilecek, başarılı bir ameliyat geçirecek, ve sağlığına kavuşarak hızla gelişecekti… Bazı -yine karadenizli- yakın arkadaşları ona, “Ne bir yaprak, ne bir çiçek, sadece Çapkın Çiçek”, diye takılırlardı. İşte “casusumuz”, çok iyi tanıdığım bu Çapkın Çiçek’ten başkası değildi. Mahvolmuştu, “delikanlılığın raconunda casusluk yoktu”…

Çapkın Çiçek, casus olmadığını anlatmak için yeminler ediyordu. O’nun casus masus olmadığını ben de biliyordum ama, ayna ile o garip işaretleri neden yapmıştı?, bu konuya bir açıklık getirmekte sıkıntı çekiyordu. Fakat sonunda, o işaretlere neden olan aşkını itiraf etmek zorunda kalacaktı… Çapkın Çiçek, hemen karşıdaki apartmanlardan birinde yaşıyan bir kızı ayarlamıştı ama, doğrudan ilişki kurmakta zorlanıyordu. İlişkiyi, orta çağda olduğu gibi, ya da bazı gemicilerin yaptığı gibi, ayna aracılığıyla kurma, aşkını ayna ile yansıtma çabasındaydı… Sonunda hepimiz gülecektik… Çapkın Çiçek’i, santralda bulunan kızların arasına “görevli” olarak yerleştirecektim. Kızlar da O’nu itirazsız kabuledeceklerdi. Sanırım Çiçek, santralda, kızların arasında, o güne dek geçen yaşamının en mutlu günlerini yaşayacaktı. Bu durumu zaten gözlerinden anlaşılmaktaydı…

İşgal eylemi sürerken, bir gün aniden, “polis tarafından aranmaktayım” diyerek Deniz Gezmiş gelecekti. Gezmiş’i, okulun bitişiğindeki öğrenci yurduna yerleştirmek isteyecektim ama, O, ille de işgal altındaki SBF’de yatmak isteyecekti. Sonunda Gezmiş, profösör odalarından birini beğenecekti, ve O’na orada bir yer yatağı yapacaktık. Neden böyle istemişti anlamak zordu ama, ne istediyse yerine getirmiştim… Profösör odalarının bozulmaması, buralardan birşeylerin kaybolmaması, provokatif işlerin olmaması için çaba sarfetmekteydim ama, yine de birşeyler olduğu sonradan duyulacaktı…

Gezmiş, bizlerle birlikte kaldığı süre boyunca çocukça gereksiz birtakım işler yapacaktı… Bir akşam üzeri Deniz, Mustafa Kuseyri ile birlikte, -bitişikteki Hukuk Fakültesi- yurdunda kalan birtakım serserilerle saçma sapan bir kavgaya karışacaktı. Başına şişe yemiş vaziyette dönünce, kavgadan haberimiz olacaktı. “Durumunun iyi olmadığını” ifade ettiği için, O’nu, SBF cemiyeti odasındaki bir masanın üzerine yatıracak, ve bir kız öğrencinin babası olan beyin cerrahını veya nöroloğu, -kızı aracılığıyla- çağıracaktık. Deniz, yattığı yerden, “savaşı sürdürün” vs. gibisinden sayıklama numaraları yapmaktaydı. Bunun çocukça bir oyun olduğunu hissetmiştim ama, sesimi çıkartmayacaktım. Deniz’i kontrol eden beyin cerrahının veya nöroloğun suratı ekşiyecekti, ve adam birşey söylemeden biraz kızgın bir havada çekip gidecekti. Oynanan oyunu anlamış olmalıydı ama, daha bunu kaç kişi anlayabilmişti, bilemiyorum. Susacaktım… O, biraz sonra, yatmaktan sıkılınca, kalkıp gırgırı sürdürecekti… O günlerde, işgal sürerken, Akşam’dan bir gazeteci gelecek, ve gazete de benimle ilgili fotoğraflı bir haber yayınlayacaktı…

Yukarıdaki paragrafta özetlediğim olaydan bir yıl kadar sonra, ben Ankara Merkez Cezaevi’nde iken, Mustafa Kuseyri, başından vurularak öldürülecekti. SBF’ye bağlı Basın-Yayın Yüksek Okulu öğrencisi Mustafa Kuseyri’yi yakın arkadaşlarından biri “kaza” ile vurmuştu, veya bilemem, “kimsenin günahına girmeyeyim”, belki de olaya “kaza” süsü verilmişti… Kuseyri’yi vuran kişi belli olduğu halde, olay anında orada bulunan, ve ileride, hapisten çıktıktan sonra, ajanprovokatör olduğunu tesbit edip aramızdan kovacağım birisi, “Arkadaşımız Kuseyri’yi faşistler vurdu” diye bağırarak fırlamış, ortalığı velveleye vermişti. Bu gürültüye başka bazı garip ahmaklar da katılınca, olay bambaşka bir biçim almış, Kuseyri için, -tanınmış öğretim üyelerinin de katıldığı- büyük gösteriler örgütlenmişti. İşin gerçeği açığa çıkınca, skandal olacaktı… Antakyalı ince uzun sarışın bir çocuk olan Mustafa Kuseyri, aslında, cesur, iyi yürekli biri idi ve bir cambaz ustalığıyla bıçak oyunları yapabilirdi. Kuseyri ile yaşamış olduğum bir serüveni, başka zaman, anılarımda anlatırım…

Yine işgal sürerken, Akşam’dan bir “gazeteci” daha gelecek, Deniz ve benimle röpörtaj yapmak isteyecekti. SBF’nin eski mezunlarından olan bu uzun boylu “gazeteci”, biraz sıkıntılı gözükmekteydi. Herhalde, çalıştığı gazetenin kendisine vermiş olduğu bu işten pek memnun değildi ama, yine de birkaç sual soracaktı. Akşam’da yayımlanan röpörtajında, bizlere sorulmamış olan daha birkaç şeyin bu “gazeteci” tarafından melodramatik bir üslüpla söyleşinin arasına sıkıştırılmış olduğunu farkedecektim, ve biraz canım sıkılacaktı. Fakat yine de olayı, yapılanı önemsemiyecektim…

Aradan birbuçuk yıl kadar geçtikten sonra, 1970 yılı sonbaharında, “gazeteci” etiketli aynı kişinin, ahlaksız, vicdansız, ve tehlikeli bir ajanprovokatör olduğunu anlayacaktım. Halen “demokrat” tiyatrosu oynayan bu ahlaksız tip, beni çılgın bir ahmak sanmış olmalıydı ki, Türkiye tarihinde yaşanabilecek en tehlikeli provokasyonun teklifi ile karşıma çıkacaktı. Gazeteci kimlikli bu ajanprovokatörün teklifi, 27 Şubat 1933 gecesi Berlin’de yakılmış ve ardından sorumluluğu komünistlerin üzerine yıkılmaya çalışılmış olan Reichstag (Alman parlementosu) provokasyonundan, Nazi Partisi’nin tüm muhalefeti yokedebilmesi için “meşru” mazeret yaratması amacıyla tezgahlanmış olan bu provokasyından çok daha tehlikeli ve daha büyük yankı uyandırabilecek çapta bir provokasyondu. Sözkonusu sahte gazeteci, Atatürk’ün anıt mezarını (Atatürk Mozolesi’ni, Anıtkabir’i) bombalamamızı istemekteydi. Anıtkabir’de atılacak bombaları kendisinin getireceğini söylemekteydi… Bir an için, başıma kızgın kurşun dökülmüş gibi hissedecektim ama, duygularımı belli etmeyecek, bu ahlaksız tipe bazı sualler sormaya başlayacaktım. Böyle bir alçaklığın arkasında kimler olabilirdi?.. Şüphesiz bu ölçüde alçakça bir teklifi yerine getirmeyecek kadar aklım başımda ve namusum yerinde idi ama, bir an için teklif edilen işin olduğunu farzedecek olursak, eminim, ertesi gün olayı en ağır biçimde kınayan yazıyı, teklifi getirmiş olan “gazeteci” kılıklı ahlaksız yazmış olacaktı. Çünkü, tanık kalmayacaktı; bombaları atmış olanlar hemen orada öldürüleceklerdi… “Gazeteci” etiketli bu tipi, “office-boy” rolünde kimler kullanmaktaydı acaba? CIA’mı, CIA ile bağlantılı yerli bir servis mi, yoksa “Atatürkçü” rolündeki darbeci generallerden birisi mi? Daha sonra, başka bir metinde, veya anılarımda, konuya ayrıntılı olarak döneceğim…

Sınavlar ertelenmiş, akademik istemlerin birçoğu yaşama geçmişti, ve artık işgali bitirmenin zamanı gelmekteydi. İşgali, ortak sansasyonel bir eylem ile bitirmeyi düşünmekteydim. Bu amaçla, Ankara, Hacettepe, ve Ortadoğu Üniversiteleri’nin tüm öğrencilerini, Ankara’da bulunan öğrencilerin hepsini, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin önündeki geniş alanda toplantıya çağıracaktım. Onları oradan yürütmeyi düşünmekteydim ama, herhangi bir plan yapmayacak, neler düşündüğümü kimseye açmayacaktım. Çünkü, bir yılı aşkın bir süre önce, 28 Nisan 1960 olaylarını anma mitinginin güvenliğinde sorunlu iken, hazırlanan savunma planı olduğu gibi polisin eline gitmişti…

Özünde ilerici ve halkcı bir müdahale olan 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, ve bu müdahaleye uzanan yolun önemli kilometre taşlarından biri olan 28 Nisan 1960 İstanbul Üniversitesi öğrenci olayları, 1960’lı yıllarda anılmakta idiler… Diktatörlük yolunda ilerlemekte olan din istismarcısı Menderes hükümeti, muhalefete karşı saldırganlaşan tutumunun son halkası olarak, 18 Nisan 1960 tarihinde, 15 DP (Demokrat Parti) milletvekilinde oluşan ve olağanüstü yetkilere sahibolan, hem suçlama ve hem de yargılama yetkisini eline alan, yani hem savcı ve hem de yargıç rolünü oynayan bir “Tahkikat Komisyonu” kuracaktı.

Sözkonusu komisyonun ilk işi, muhalefet partisi konumundaki CHP hakkında soruşturma açmak olacaktı… Bir toprak ağası olan, yakınındaki bazı bürokratların eşleri ile yaşadığı aşk ilişkileri ile ünlenen, inek yalamış görünümü veren kafasına yapışmış biryantinli saçları ve kendine özgü şıklığı ile karanlık dünyanın patronlarını çağrıştıran Adnan Menderes, başta CHP olmak üzere tüm muhalefeti ezip susturmaya kararlı gözükmekteydi…

Menderes hükümetinin diktatörlüğe doğru gidişine, öncelikle gençlik başkaldıracaktı… İstanbul Üniversitesi öğrencileri, 28 Nisan 1960 günü, Beyazıt’ta, Üniversite’nin önünde, özgürlük talepleri ile bir protesto mitingi düzenleyeceklerdi. Bu kalabalık mitinge iktidarın polisi saldıracaktı. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz, polis kurşunu ile yaşamını yitirecekti. Yaralananlar olacaktı, ve bunlardan Hüseyin Onur, sol bacağı kesilerek kurtarılabilecekti… Ertesi gün olaylar Ankara’da bulunan SBF’ye sıçrayacaktı, ve Mülkiye’de kurşunlanacaktı… Menderes adım adım sonuna doğru ilerleyecekti… Aynı dünyada ve aynı koşullarda yaşıyor olmamakla birlikte, malesef günümüzde de birtakım benzer süreçlere doğru gidildiği hissedilmektedir. İktidar, duracağı yeri doğru bilemezse eğer, çok farklı, ve o güne göre çok daha ağır tepkilerle karşılaşabilecektir, ve asıl bedeli ise Türkiye toplumu ödeyecektir…

Kısacası, 1968 yılında yapılan 28 Nisan 1960 olaylarını anma mitinginin güvenliğini sağlama görevi bana verilmişti. Güvenlik ile ilgili planı, Ankara’da, Kızılay yakınlarındaki 27 Mayıs Devrim Derneği’nde bir albay emeklisi ile birlikte hazırlamıştık. Benimde fikrimi almış olmasına karşın, aslında planı, sözkonusu albay emeklisi hazırlamıştı. Ben ise insanları örgütleyecek ve planın uygulanmasını gerçekleştirecektim. Şu anda adını birtürlü anımsayamadığım, ve yanılmıyorsam jandarma gücünden emekli bu uzun boylu kibar insan, mükemmel bir savunma planı yapmıştı…

Miting, Orduevi’nin hemen karşısında, Atatürk heykelinin bulunduğu Sıhhiye Meydanı’nda yapılacaktı. Meydanın dört ana girişi vardı ve her girişe yaklaşık bir takım büyüklüğünde güvenlik gücü yerleştirecektik. Her girişteki gücü de tam iki parçaya bölecektik. Kısacası, dört ana girişe yerleştirilmiş sekiz gurubumuz olacaktı. Bunların başlarına, ayrı ayrı komutanlar yerleştirecektik… Eğer herhangi bir girişten saldırı gerçekleşirse, ikiye bölünmüş olan takımların -önceden belirlenmiş- bir parçası yerinde kalırken, diğer parça saldırı olan yere doğru akacaktı ve orada bir siklet merkezi oluşacaktı. Teorik olarak bu savunmanın aşılması olanaklı değildi… Gençleri örgütleyecek, komutanları tesbit edecek, ve komutan konumunda olanlara, SBF’nin odalarından birinde planı, nasıl davranacaklarını, ayrıntıları ile, çizimlerle anlatacaktım… Miting alanına geldiğimizde, bizim planın aynen toplum polisi tarafından uygaladığını görecektik…

Planı anlattıklarımdan birisi, ve belki de birkaçı, polis ispiyonu idi ve tüm emeğimiz boşa gitmişti… O gün, “Hamido” lakaplı AP Malatya milletvekilinin başını çektiği dinci-gerici gurubun saldırısına uğrayacaktık. Polis tarafından da desteklenen bu güruh, mitingi dağıtamıyacaktı ama, attıkları taşlardan biri sol gözümün hemen altına gelecek, hafifce yaralanmama neden olacaktı. Şansım yaver gitmiş, taş biraz daha yukarıya isabet etmemişti… Bu olaydan sonra birdaha önceden plan yapıp kimseye anlatmayacaktım…

Demirel’in partisinden 1965 seçimlerinde Malatya’dan Meclis’e girmiş olan “Hamido” lakaplı Hamit Fendoğlu, 27 Mayıs 1960 müdahalesinin ardından DP yanlıları ile birlikte yargılananlar arasında idi. Daha sonra AP’den ihraç edilecek olan bu saldırgan aşiret üyesi, Mecliste’de, Sıtkı Ulay, Çetin Altan, İrfan Solmazer gibi vekillere saldırıları ile tanınmaktaydı. Aynı kişi, MSP ve MHP desteği ile 1977 yılında Malatya -“bağımsız”- belediye başkanlığına gelecekti (Ben o günlerde, 1977’de, hapishanede idim.)… Hamido, yakın bir dostu adına -posta aracılığıyla- yollanan paketi 17 Nisan 1978 akşamı evinde açarken gerçekleşen patlama ile yaşamını yitirecekti…

Ömrü boyunca sağcı-gerici saflarda ve saldırganca provokatif işlerde yeralan bu kişinin, “Hamido”nun ölümü de, 12 Eylül 1980 müdahalesi öncesi tezgahlanan provokasyonlar zincirinde yerini alacaktı… Basındaki bilgilere göre, “Hamido”nun ölümünün hemen ardından, 18 Nisan günü Malatya kent merkezinde toplanan 15- 20 bin kişilik dinci-faşist kalabalık, “Kahrolsun Komünizm”, “Katil Ecevit”, “Müslüman Türkiye”, “Dan dan dan, Hamido’ya intikam” sloganları eşliğinde, solcu ve alevi olarak tanınan insanların evlerine, işyerlerine karşı saldırıya geçecekti. Alkollü içkiler satan ve önceden işaretlenmiş olan işyerleri, yerel basına ait merkezler, gazete ve tekel bayileri saldırıya uğrayacak, tahrip edilecekti. Bu arada üç öğrenci hunharca katledilip, ölü gövdeleri tren raylarının üzerine bırakılacaktı. Geçen tren, bu gövdeleri paramparça edecekti… Askerlerinde müdahaleleri ile saldırganlar ancak üç gün sonra, 20 Nisan 1978 günü durdurulabileceklerdi. Bu süre içinde saldırganların eli ile 8 kişi yaşamını yitirecek, 20’si ağır 100 kişi yaralanacak, 100 konut ve işyeri tamamen tahrip olurken, toplam 960 konut ve işyeri ağır hasar görecekti. Nerede ise “Maraş Katliamı” sırasında yaşananlara yakın yıkım olacaktı… Bombalı paketi “Hamido”ya yollamış olanların istemleri de bu yönde olmalıydı…

Gelelim asıl konumuza… Birkaç paragraf yukarıda şunları yazmıştım: “Sınavlar ertelenmiş, akademik istemlerin birçoğu yaşama geçmişti, ve artık işgali bitirmenin zamanı gelmekteydi. İşgali, ortak sansasyonel bir eylem ile bitirmeyi düşünmekteydim. Bu amaçla, Ankara, Hacettepe, ve Ortadoğu Üniversiteleri’nin tüm öğrencilerini, Ankara’da bulunan tüm öğrencileri, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin önündeki geniş alanda toplantıya çağıracaktımOnları oradan yürütmeyi düşünmekteydim ama, herhangi bir plan yapmayacak, neler düşündüğümü kimseye açmayacaktım…”

Evet, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin önündeki açık alana yaklaşık dört bin genç toplanmıştı. Gelenlerin sadece üniversite öğrencileri oldukları hesaba katılırsa, bu az bir sayı değildi. Güneşli güzel bir hava vardı ve gelenler birsüre sonra sıkılıp dağılmaya başlamadan, yürüyüşü bir an önce başlatmak gerekmekteydi… Kafamın içinden sürekli bu düşünceler geçmekteydi ama, sanki ülkenin “başbakanı” olmuşlar havasında şık kostümler giyerek caka satmaktan, ve bazıları dernek paralarını cebe indirmekten başka numaraları olmayan birtakım öğrenci cemiyeti başkanları, yaklaşık 10- 12 kişilik bir konuşmacı listesi hazırlamışlardı. Eylemde herhangi rolleri olmamış bu kişiler, mirasyedi havasında yapılanların üzerine oturmak, oraya toplanan gençlere boş nutuklar atmak hevesinde idiler. Gençlerin bu palavraları dinlerken sıkılıp dağılacakları belli idi… Aynı cemiyet başkanları, hastalıklı kariyerist duyguları ve hiç te isyancı olmayan boş kafaları ile mikrofonu, kitlenin yaklaşık 100- 150 metre ötesine, Fakülte’nin yüksek damına yerleştirmişlerdi. Sanki Castro, bir milyon kişilik bir kalabalığın karşısında konuşma yapacaktı…

Bu mesafeden kitle ile duygusal iletişim kurmak olanaksızdı, ve konuşmalar uzadıkça gençlerin sıkılıp dağılmaları kaçınılmazdı… Mikrofonu damda görünce, şaşıracak ve kızacaktım. Zaten -alakasız kişilerden oluşan- bukadar kalabalık konuşmacı listesi de canımı sıkmıştı. “Ben damdan konuşmuyorum”, diyerek aşağıya inecek, ve Fakülte’nin girişinin önüne tahta bir sandalye getirtecektim. O sırada yanımda olan Atilla Sarp’a, “Çık sandalyenin üzerine, konuş!”, diyecektim. Böyle birşeye hazırlıklı olmayan ve hazırlanmış olan o garip konuşmacı listesinde adı bulunmayan Atilla Sarp, “Ama nasıl, ne diyeceğim?”, diye itiraz edecekti. Bunun üzerine, “Çık bağıra bağıra üç-dört dakika konuş, ne dersen de”, diyerek O’nu sıkıştıracaktım. Benim tutup dengelediğim sandalyenin üzerine çıkan Atilla, mikrofonsuz olarak, bağıra bağıra emperyalizmi protesto eden çok kısa bir konuşma yapacaktı. Hemen arkasından aynı sandalyenin üzerine ben çıkacatım, ve yine bağıra bağıra, gençlere, hazırlamış olduğum yemini ettirtecektim. Emperyalizme karşı -her alanda- ikircimsiz mücadeleyi dilegetiren bu yemin, Kara Harb Okulu’nda edilen TSK’ya kabul yeminini biraz değiştirilmiş, anti-emperyalist ve sosyalist mücadeleye adapte edilmiş bir benzeri idi. Ben söyleyecektim, ve onlar tekrarlayacaklardı… Ardından, heyecan doruğunda iken, yürüyüşü başlatacaktım…

Süslü cemiyet başkanları oldukları yerde apışıp kalacaklardı… Aynı kişilerin bir- iki gün sonra aleyhime ortak bir bildiri hazırlayıp yayınlamış olduklarını duyacaktım ama, bu palavralar kimsenin umurunda olmayacaktı. Akılları sıra, “kurallara uymadığım, konuşmacı listesinde olanları atlayıp yürüyüşü başlatmış olduğum” için beni kınamaktaydılar… (Özetlenerek anlatılan bu eylem sırasında, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi öğrencisi olan Gün Zileli’yi ortalıkta göremeyecektim. Hernedense günümüzde birtakım palavralarla şişinen ve sağa-sola bulaşarak, aklısıra insanları “yargılayarak” kendisini “devrimci” gibi pazarlamaya çalışan bu kişi, geçmişte önemli sayılabilecek herhangi bir protestonun içinde gözükmüş olmadığı gibi, sözkonusu olayın içinde de yoktu… Deniz Gezmiş ise, olur da kaza ile yakalanır ve Filistin örgütüne gidiş işi suya düşer düşüncesi ile eyleme katılmayacak, bizleri SBF’de bekleyecekti…)

Yürüyüş kolunu Kızılay’a doğru yönlendirmiştim ama, henüz ne yapılacağını bende bilmiyordum. “Ne çıkarsa bahtına” havasında, duruma göre davranmak amaçıyla, önlerde, her an duruma müdahale edebileceğim biryerlerde yürümekteydim… Mitinglerde, gösterilerde, bağırarak, pankart taşıyarak vs. en öne çıkmaz, sessizce önlerde biryerde gider, ve gerektiğinde, olay olduğunda, fırlar müdahale ederdim… Ortada bir plan yoktu ama, herhangi bir saldırı olur, kavgalı bir olay yaşanır düşüncesi ile, güvendiğim 20- 25 kadar arkadaşa, ellerimle hazırlamış olduğum ve patlamaya uygun boş sert spray kutularının içlerine yerleştirdiğim Potasyun Klorat (Potassium Chlorate) ve şeker karışımlarını dağıtmıştım…

Toz şekeri ile beyaz bir toz olan Potasyun Klorat’ı (Potassium Chlorate) yarı yarıya karıştırdığınız zaman, ortaya çıkan bileşim, bir kıvılcım ile, veya yüzde 90’lık bir damla Sülfirik Asit’in (Sulfiric Acid) teması ile, ateş alır. Karışım kapalı bir yerde ise, yaklaşık barut şiddetinde patlar… Sözkonusu karışımı su içinde eritir ve bu eriyiği bez parçalarına emdirir, ve kuruttuğunuz bezleri, çok az Sülfirik Asit ile karıştırılmış benzin dolu şişelere sararsanız, sözkonusu şişeler, herhangi bir fitile gerek olmadan, çarptıkları yerde kırılınca, alev alırlar… Sülfirik asit, benzin ile reaksiyona girmez ama, Potasyun Klorat-şeker karışımına emdirilip kurutulmuş ve şişeye sarılmış bezi hemen ateşler. (Sülfirik asit, su ile de reaksiyona girmez ve bu nedenle belli miktarlarda su ile karıştırılarak seyreltilebilir, etkisi azaltılabilir.)… Aslında, Kuleli askeri lisesi yıllarında, Kimyacı yarbay “Zati Bey” ve daha sonra gelen kimyacı binbaşı “Mayk” nedeniyle kimyaya olan tüm ilgimi yitirmiştim ama, 1960’lı yılların ikinci yarısında bu konuya biraz merak salacaktım… Hazırlayıp dağıtmış olduğum -Potasyun Klorat ve şeker karışımı dolu- spray kutuları, bakkallarda satılan çata-pat fitilleri ile ateşlenmekteydiler. Bunların öldürücü, hatta ciddi yaralanmaya neden olucu bir etkileri yoktu ama, çıkarttıkları gürültü ve duman ile korku, panik havası yaratabilirlerdi… Aynı gün, sözkonusu spray kutularından biri, bilemediğim bir nedenle, Oktay Etiman’ın sağ elinde erken patlayacak, Etiman’ın sağ kolu dirseğine dek yanacaktı. Hafif yaralanan Etiman, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesi’nde ayak üstünde tedavi edilecekti…

Gençlerden oluşan yürüyüş kolu, Kızılay’da dörtyol ağzına ulaşacaktı… Dümdüz yukarıya doğru devamedilecek olursa, Çankaya’ya çıkılmakta idi. Kavşağı geçtikten sonra yolun Çankaya’ya doğru uzanan kısmında, gidiş istikametinde sol tarafta yeralan Amerikan Haberler Merkezi’nin hemen önünde, çok kalabalık ve tam techizatli bir polis birliği yeralmıştı. Sözkonusu kalabalık polis birliği, geniş caddeyi boydan boya kesmişti… Anlaşılan, herhangi bir plan yapmamış olduğum, ve bu nedenle olacaklar konusunda istihbarat almamış olmaları nedeniyle, tahmin üzerine tedbir almışlardı. Polis, Amerikan Haberler Merkezi’ne yönelik bir saldırı olabileceğini tahmin etmekteydi. Beklentileri bu yönde olmalıydı… Çünkü, bir yıl önce, Amerika’nın Akdeniz’deki 6. Filosu İstanbul’u ziyaret ettiği sırada, İstanbul’da bilinen olaylar yaşanırken, Ankarada’da benim başkanlığımdaki bir tim, güpegündüz, öğlen saatinde, caddenin en kalabalık olduğu anda, Amerikan Haberler Merkezi’ni basıp, merkezin önündeki propoganda panolarını bütünüyle kullanılamaz hale getirmişti…

Aslında -yukarıda ifade ettiğim- panolara saldırı olayını, gayrıresmi olarak TİP yöneticileri istemişti. TİP’in bu yöndeki dileğini bize, ince uzun boylu cesur bir arkadaş olan “Asker” Memet takma adlı Memet Sönmez, ya da Ressam Memet ulaştırmıştı… Birkaç gece önce, geceyarısı, Memet ile çıkıp etrafta hedefleri kollamıştık… Beş kadar hedef tesbit edilmişti ve bunların en zor olanı, önünde sürekli iki polis memurunun beklemekte olduğu Amerikan Haberler Merkezi idi… Yapacağımız işin etkisinin daha yaygın olması, olayın daha büyük bir ses getirmesi amacıyla, eylemin öğlen vakti, işyerleri dağılırken, sokakların en kalabalık olduğu anda yapılmasını kararlaştırmıştık… “Asker” Memet’ten, en zor hedefin, Amerikan Haberler Merkezi’nin bana verilmesini istemiş ve burayı almıştım. Beş kişiden oluşan gurubumda, Sinan Cemgil, şimdi adını vermek istemediğim Giresunlu bir arkadaşım, ve pek tanımadığım iki kişi daha vardı. Bu iki kişiyi ben seçmemiştim, onları Memet bizim guruba katmıştı… Ellerimizde, içleri siyah boya dolu ikişer şişe vardı. Sıra ile bu şişeleri propoganda panolarına çarpacak, panoları kullanılamaz, okunamaz hale getirecektik…

Güneşli güzel bir gündü, sokak tıklım tıklım doluydu, ve panoların 2-3 metre önünde iki polis beklemekteydi… Sıraya dizilmiştik, en önde ben, arkamda Sinan, O’nun arkasında da Giresunlu arkadaş vardı. Diğer iki kişi en arkadan gelmekteydi… En baştaki panonun önüne gelince, içimden gelen ve beni bile şaşırtan vahşi bir çığlık atarak boya şişelerini panolara yapıştıracak ve kaçmaya başlayacaktım. Arkamdan, Sinan ve Giresunlu arkadaş, sağlam kalmış olan panolara yönelik olarak aynı işi yapacaklardı. Panoların vitrin camları kırılacak, içlerindeki metinler ve fotoğraflar siyah boya ile kaplanacaktı… En arkadan gelen iki kişi, korkmuş, verilen görevi yerine getiremeden yürüyüp gitmişlerdi ama, yine de hedef başarı ile tahrip edilmişti… Mülkiyeliler Birliği’nin arkasındaki sokakta kaçmaktaydık. Sinan Cemgil ve Giresunlu arkadaş, çoktan gözden kaybolmuşlardı ama, sol diz eklemimdeki menisk sakatlığı (meniskus) nüksetmiş olduğu için, topallayarak koşmaktaydım. Ayrıca, sol elimde alçıda idi…

Kısa bir süre önce, bindiğim dolmuşun yolunu, Ankara Koleji önünde, gangster filmlerinde rastlanan sahnelere benzer biçimde özel bir araba kesmiş, içinden fırlayan üç şık genç, dolmuşun şöförüne saldırmıştı. Tanımadığım şöförü korumak için fırlamış, saldırganlarla kavgaya tutuşmuştum… Sonradan, sol elimin baş parmağındaki kemiğin çatlamış olduğu anlaşılacaktı… Tam Aziz Nesinlik bu öyküyü, başka bir zaman anlatırım…

Genellikle futbolcularda rastlanan diz eklemindeki kıkırdağın çatlaması, veya kırılması olayı, meniskus ise, bir eşşek şakasının hatırası idi… Tam beş yıl kadar önce, 1963 yılında, karlı çok soğuk bir kış günü, tam techizatlı olarak Dikmen sırtlarında piyade eğitimi yaparken, verilen istirahat sırasında, biri arkama yatmış ve 4004 “Tenya” Necati’de tüm gücüyle beni itmişti. Beklentilerine göre sırt üstü kara yığılacaktım, ve onlar da güleceklerdi. Fakat beklenen olmamış, sol bacağım, altıma yatanın kasaturasına takılmış ve gövdem sol dizimin üzerinde dönmüştü. Acıyla oraya yığılmıştım, yürüyemiyordum, ve sedye ile Gülhane Askeri Hastahanesi’ne götürülecektim. Hekimler beni futbolcu sanacaklardı… Bolulu iyi ve akıllı bir çocuk olan “Tenya” Necati, görünüşünün tam tersine, olağanüstü güçlü birisiydi. Bileğini iki güreşci birlikte bükemezdi. Ağır savunma el bombasını 60 metreden öteye atıp spor hocasını şaşkına çevirmişti, ve hemen askeri pentathlon (beş alanda yarış) takımına alınmıştı. Fakat O herhangi birşeyi umursamadığı için, sıkılıp bu işi bırakacaktı… “Tenya” Necati, ayrı uzun bir anlatının konusudur…

Topallayarak koştuğum için, arkamızdan gelen polise yakalanma olasılığım vardı… Mülkiyeliler Birliği’nin arkasındaki sokağın sonunda, birden, bir taksi durağı ile karşılaşacak, ve en öndeki taksinin içine can havli ile atlayacaktım. Yaşlı şöföre, ölüyorum, apandisitim patladı, beni hemen Gülhane Askeri Hastahanesi’ne götür, diye bağırıp, numaradan kıvranmaya, inlemeye başlayacaktım. Nedense aklıma başka bir hastahane adı gelmemişti… İyi bir insan olduğu anlaşılan yaşlı şöför, hemen gazlıyacak, yolun açılması için bir ambulans gibi korna çalarak tüm hızıyla hedefe yönelecekti. Biraz önce vitrinlerini indirdiğim Amerikan Haberler Merkezi’nin önünde korna çalarak hızla geçecektik… Gülhane Askeri Hastahanesi’nin dış kapısının önüne gelince, ne yapacağımı şaşıracaktım. Cebimde, şöföre verecek beş kuruş para yoktu. Dediğime inanmış olan şöför, ortalığı velveleye vererek beni içeriye taşıtmak üzereydi… Şöföre, “Lütfen dur, ben düzeldim, şu anda iyiyim, hastahaneye gitmekten vazgeçtim.”, diyecektim. Adam, şaşkın bakarak, “Olurmu ama, buraya kadar geldik, bırak seni götüreyim.”, diye israr edecekti. Sonunda şöförü ikna edecek, ve ondan beni Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bırakmasını isteyecektim. Adam şaşkın, beni SBF öğrenci yurdunun önüne dek sürecekti. Sorunca, borcumun 10 TL olduğunu söyleyecekti. Bir dakika bekle deyip, o sırada yurtta rastladığım eski Harbiyeli bir arkadaştan 10 TL borç alıp, parayı şöföre verecektim…

Evet, ne yapacağımızı bilmeyen polis, bir sene önce saldırıya uğramış olan Amerikan Haberler Merkezi’nin önünde tertibat almış, ve Çankaya’ya doğru giden yolu kesmişti. Yeniden Haberler Merkezi’ne yönelik bir saldırı umuyor olmalıydılar… Polis, bayağı kalabalık ve güçlü gözükmekteydi. Yenilgiye uğrayacağımız bir çatışmaya girmek istemiyordum. Eylem, başarılı bir biçimde sonlanmalı, kafalarda olumlu izler bırakmalıydı… Yönü değiştirmek, muhtemel bir çatışmayı engellemek amacıyla, hemen öne fırlayacak, ve kitleyi sol tarafa, Ankara Koleji’ne ve ardından SBF’ye, Cebeci yönüne doğru dönen caddeye yönlendirecektim. Aslında aklımda olan, olaysız olarak oradan SBF’ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) dek yürümek ve kitleyi SBF’nin önünde dağıtmak düşüncesi idi. Fakat, öğrencileri saptırdığım Cebeci istikametine giden yolda, yaklaşık 30- 40 metre kadar ileride, birden, kalabalığın arasına, içinde Amerikalı taşıyan özel bir taksi girecekti. Arabanın Amerikalıya ait olduğunu ve içinde de Amerikalı biri olduğunu farkeden gençler, gürültülü biçimde bu taksiye saldıracaklardı. Dağıtmış olduğum spray kutularından bir-ikisi sözkonusu arabaya atılıp patlatılacaktı. Arabadaki çok kormuş Amerikalı, linç tehlikesi yaşayacaktı ama, müdahale edip adamı kurtaracaktık… Çok sonra bu olaydan yargılanırken, o sırada oralarda olduğunu söyleyen bir sivil polis şefi, tanık olarak heyecanlı heyecanlı öyle bir ifade verecekti ki, aklımdan, “Yahu bu adam Türk mü, yoksa Amerikan milliyetçisi mi?”, diye geçecekti. Böyle Türkler de vardı ve onlar herkesten çok “milliyetçi” tiyatrosu oynamaktaydılar… Bazılar için “paranın dini imanı yoktu” ve halen yoktur…

Aynı istikamette çok kısa bir mesafe daha gittikten sonra, birileri, TUSLOG, burada TUSLOG var diye bağıracaktı. Ben de, isteme uygun olarak kitleyi o yöne çevirecektim. Polis, böyle birşey olabileceğini düşünmemiş olduğu için, TUSLOG binası önünde herhangi bir tertibat almamıştı…

Bilindiği gibi TUSLOG, ABD’nin Lojistik (ikmal) Gurubu idi. TUSLOG, Avrupa gücüne dahil olarak Türkiye’de bulunan ABD hava gücünün ve diğer ABD birliklerinin ikmal işlerinden sorumlu olduğu gibi, aynızamanda Pentagon’a bu güçler hakkında istihbarat sağlamaktaydı. Karmaşık görevleri olan TUSLOG, Marshall Planı çerçevesinde 1948 yılında Türkiye’ye yerleşmeye başlamış olan Amerikan askeri varlığının en önemli parçalarından biri idi. Mayıs 1947’de ABD Senatosu, Turuman Doktrini’ni kabulederek, -Doğu Akdeniz’de komünizmi engelleme gerekçesi ile- Yunanistan’a ve Türkiye’ye “yardıma” başlayacaktı (daha geniş bilgi için bak). Marshall Planı’da bu çerçevede, Turuman Doktrini çerçevesinde gerçekleşecekti…  TUSLOG, merkezi Ankara’da olmak üzere 1955 yılında şekillendirilmişti… TUSLOG’un merkez binası, sapmış olduğumuz Cebeci’ye doğru giden caddenin başlangıç bölümü ile Sıhhiye arasında uzanan bir sokakta idi. Bu, ön tarafı yüksek camlar ile kaplı betonarme bir binaydı… Kitle, TUSLOG’un bulunduğu sokağa doğru akacaktı…

TUSLOG’un merkezi binasının önünde, on metre kadar derinliğinde beton bir avlu bulunmaktaydı. Buraya 7- 8 kadar araba parketmişti… TUSLOG’a yönelmiş olan gençler, öfke ile önce bu arabalara saldıracaklardı. Bunlardan bazıları ters döndürüleceklerdi. Dağıtmış olduğum spray kutuları, sözkonusu arabalara ve TUSLOG’un yüksek ön pencerelerine fırlatılacaktı. Patlamalarla, kutulardan çıkan dumanlarla, orada tam bir kaos yaşanacaktı. Ve TUSLOG’un perdeleri ateş alacaktı… Durumu geç farkeden polis, olaya ancak 10- 15 dakika kadar sonra müdahale edebilecekti. Polisin, kaçan gençlerden ancak 15- 20 kişiyi gözaltına alabildiğini sonradan öğrenecektik… Eylem, sansasyonel biçimde, anti-emperyalist vurgusu öne çıkarak başarı ile sonbulmuştu…

Ertesi gün yayınlanan ve kopyasını burada yana koyacağım 12 Haziran 1969 tarihli “Milliyet” gazetesinin manşetinde, “TUSLOG’UN 6 OTOSU TAHRİP EDİLDİ”, diye yazmaktaydı. Olay, 11 Temmuz 1969 Çarşamba günü gerçekleşmişti… Sözkonusu olay nedeniyle ileride, ceza yasasının, “iki dost devletin arasını açmaya, savaş çıkartmaya teşebüs” maddesinden yargılanacaktım. “ABD ile Türkiye arasında savaş çıkartmaya teşebbüs ettiğim”, iddia edilecek ve hakkımda 14 veya 15 yıla dek ağır hapis cezası istenecekti. Yalnız bu, yargılandığım en ağır madde olmayacaktı…

Bu arada, işgal sürerken, madde madde bir demokratik devrim programı, daha doğrusu demokratik devrimde yapılması gerekenlerin listesini hazırlayacaktım. Daha sonra bunu Deniz’e de imzalatacaktım. Sözkonusu programı, veya talepler listesini, 1969 Haziran ayının son haftasında İstanbul’da TMGT tarafından toplanacak olan gençlik kurultayına ikimizin imzası ile yollayacaktım. Bizler Filistin örgütüne gitmeden önce yaptığım son işlerden biri bu olacaktı…

İşgal bitmişti ve artık SBF’de kalmamıza olanak yoktu… Aslında pek tanımadığım uzun boylu, yakışıklı bir SBF öğrencisi, bana ve Deniz’e, CHP milletvekili olan ağabeyinin kaldığı apartman dairesinin bir-iki günlüğüne boş olduğunu, yeni bir yer buluncaya dek burada kalabileceğimizi söyleyecekti. Olaydan ağabeyinin haberi olmayacaktı…

Bu daire, yanılmıyorsam, Tandoğan taraflarında biryerde idi. Giriş katında olan daire, iki oda ve bir mutfaktan oluşmaktaydı. Dairenin içi, tertemiz ve düzenli idi… Adamın başını belaya sokmamak için evden çıkmıyorduk, ve karnımız açıkmıştı. Mutfakta yiyecek birşeyler arayacak ve büyükçe bir kavonozun içinde iri taneli arpa şehriyelerini keşfettik. Bunların arpa şehriyesi olduğunu anlamıştım ama, Deniz, “Aaa, Vietnam pirinci!”, deyince, bende havaya girecek, “kimbilir belki de ‘Vietnam pirinci’ bukadar iri olur”, diye düşünecektim. Pilav yapma düşüncesi ile “Vietnam pirinci”ni alacaktık. Bu kez de tencere aramaya başlayacaktık. Bula bula düdüklü bir tencere bulabilecektik. Düdüklü tencere de pilav olmazdı ama, başka çaremiz yoktu. Aslında, ikimizde daha önce böyle bir tencere kullanmamıştık… Sonunda, “Vietnam pirinci”ni, yağı, tuzu, ve “pirincin” iki katı suyu, tencereye dolduracaktık. Kapağını kilitleyip, tencereyi ocağın üzerine yerleştirecektik…

Birsüre sonra tencereden garip sesler çıkmaya, tencere ötmeye başlayacaktı. Bu iş oldu herhalde deyip, ocağı kapatacak, tencerenin kapağını açmaya çalışacaktık. Kapak sıkışmıştı, açılmıyordu, ve asabımız bozulacaktı… Kafayı biraz çalıştırsak, ısı nedeniyle metalin genişleyip sıkıştığını, soğuk suyun altında kısa birsüre tutulacak kapağın kolayca açılabileceğini düşünebilirdik… Fakat biz, açlığında verdiği acelecilik ve öfke ile tencereyi alacak, geniş salondaki değerli halının üzerine oturacak, ayaklarımızı birbirine dayıyarak, ters yönlere doğru kapağın ve tencerenin saplarına tüm gücümüzle asılacaktık. Isı nedeniyle sıkışmış kapak, patlamaya benzer bir sesle fırlayacak, tencerenin içindeki lapa olmuş “Vietnam pirinci”nin yarısından çoğu, değerli temiz halının üzerine yayılacaktı. Hadi, bu kez halıyı temizlemeye çalışacaktık… Ertesi gün o evi terkedecektik ama, milletvekili eve döndüğünde halısını görünce, neler olduğunu, hiç öğrenemeyecektik…

Kaldığımız ikinci yer, Sıhhiye’nin arka taraflarında bir apartman dairesi olacaktı. Burada da fazla kalmıyacak, ve Bahçelievler tarafında, üst katlarda bir apartman dairesine taşınacaktık. Dairenin sahipleri evde yoktu… Bu yerde Deniz’in öykülerini dinleyecektim. Aslında aynı öyküleri, daha önce, yine Deniz’den İstanbul’da da dinlemiştim…

Deniz, İttehat ve Terakki Partisi’nin ünlü silahşörü Yakub Cemil’e hayrandı… Balkanlar’da çetelere karşı gayrinizami savaş yürütmüş olan, Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ile birlikte bulunan 1903 Harbiye mezunu Osmanlı Subayı ve Çerkes asıllı Yakub CemilBabıali Baskını sırasında Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa’yı şakağından vurup öldürmüştü… Bir mahkumlar ordusu ile Balkan savaşına katılmış olan Yakub Cemil, İtihatcılar tarafından 1914 yılında kurulacak olan Teşkilat-ı Mahsusa’ya alınacak ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde görev yapacaktı. Ermeni tehcirinde bulunacak ve eğer yazılanlar doğru ise, bazı yargısız infazlar nedeniyle bu görevinden alınacaktı… Gönderildiği Bağdat’ta da emirlere uymadığı için, İstanbul’a çağrılacaktı… Sonunda, İttehat ve Terakki hükümeti ile ters düşecek, “hükümeti devirme ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya süikast hazırlama” suçlaması ile tutuklanıp, 11 Eylül 1916 günü kurşuna dizilerek idam edilecekti… Yine yazılanlar doğru ise, Enver Paşa idama karşı idi ama, Enver Paşa yurtdışında bulunduğu sırada, Talat Paşa’nın kararı ile idam gerçekleşecekti…

Aslında, o günlerde ne Yakub Cemil ve ne de diğer İttihatci silahşörleri hakkında ciddi bir bilgim vardı. Ayrıca bu karakterler bende herhangi bir heyecan uyandırmıyorlardı. İşin gerçeği, günümüzde de uyandırmıyorlar… İttihatci silahşörleri benim kahramanlarım değillerdi, ve herhangi bir zaman da olmadılar. Fakat Deniz’i üzmemek için sesimi çıkartmıyor, O’nu dikkatle ve biraz da -belli etmediğim- bir şaşkınlıkla dinliyordum. Bunları, Yakub Cemil efsanelerini O’na kimler anlatmıştı?, bu dolduruş nereden gelmekteydi?, bilemiyorum ve kendisine de sormadım… Bunları yazıyorum, çünkü, o günlerde henüz İttihatcılar hakkında ciddi birtakım yayınlar olmadığı gibi, okul kitaplarında da bu yönde bilgiler bulmak pek olanaklı değildi. O nedenle Deniz, anlattıklarını birilerinden dinlemiş olmalıydı… Deniz, büyük bir heyecanla, adeta yaşıyarak, “Yakub Cemil’in hücresine Parabellum tabancaları ile girdiğini” anlatmaktaydı. Sanırım bu bir efsane idi ama, o inanarak anlatmaktaydı. Oyuncak kapsül tabancasından bozma birşeyi saymayacak olursak, henüz eline gerçek bir silah almamış olan Deniz’de, silahlara karşı çocukça bir tutku vardı. Birgün aşka gelip, sözünü ettiğim kapsül tabancası ile, FKF İstanbul örgütünün duvarında asılı duran Che Guevara portresine ateş etmiş, o ünlü portrenin alt kısmında küçük bir delik açmıştı… Kendi ifadesi ile Deniz’in takma adı, “Yakub Cemil” idi…

İleride, Selehattin Okur adlı küçük yalancının, kendisine, “Resneli Niyazi” takma adını seçmiş olduğunu öğrenecektim. Yaşamının Resneli Niyazi ile en ufak bir benzerliği olmasa da, Okur’un seçtiği ad bu idi. Takma adı nedeniyle O’nun komplocu kafa yapısını anlamak biraz mümkün olmaktaydı ama, yazmış olduğu yalanları okuyuncaya dek bu ölçüde çürük biri olabileceğini düşünemiyecektim… Üsküp’te bulunan Harb Okulu’nu bitirmiş olan Osmanlı subayı Resneli Niyazi, İtihat ve Terakki Partisi’in öndegelen adlarından biri idi. Yazılanlara göre, 3 Temmuz 1908’de 200 kadar fedaisi ile dağa çıkan Resneli Niyazi, 1908 yılında gerçekleşenII. Meşrutiyet’in ilanında en önemli rollerden birini oynamıştı… Sözkonusu gelişmenin hemen ardından yapılan seçimleri, -İngiliz yanlısı ve ademi merkeziyetçi- rakibi Ahrar (özgürlük) Partisi’ne karşı İttihat ve Terakki Partisi kazanacaktı… İstanbul’a gitmek için gelmiş olduğu Avlonya Limanı’nda, 29 Nisan 1913 günü, yanındaki koruması tarafında vurularak öldürülecek olan 1873 doğumlu Resneli Niyazi için, eğer yazilanlar doğru ise, “Ne şehittir ne de gazi, pisi pisine gitti Niyazi”, deyimi üretilecekti…

Deniz Gezmiş’in heyecanlanarak hayranlıkla anlattığı diğer karakter ise, Dündar Kılıç’tan başkası değildi… Prof. Baskın Oran, kimden duydu ise, alaylı bir üslupla, Dündar Kılıç’ın benimle hapis yattığını ve göya etkimde kalarak bazı işler yaptığını anlatan baştan sona uydurma bir öykü anlatmıştı. Bunu öğrendiğim zaman, sonderece sinirim bozulmuş, Dündar Kılıç ile hiç karşılaşmadığımı, yukarıdan alaylı bir üslupla yazılan bu öykünün baştan sona yalan olduğunu ifade etmiştim. Yalnız o günlerde, olaya Deniz’in adını karıştırmamak için, Dündar Kılıç ile hapishane de karşılaşan ve aynı koğuşta kalan kişinin Deniz Gezmiş olduğunu yazmıyacaktım. Artık bunları anlatmakta bir sakınca görmüyorum… Baskın Oran’ın anlattıklarına benzer olaylar olmuşmudur bilemem ama, Deniz, birsüre Dündar Kılıç ile birlikte hapis yatmış, ve onun serüvenlerini dinlemişti. Bunları bana, çocukça bir heyecanla, ve canlandırarak anlatacaktı…

Deniz’in anlatımı ile… “Kabadayı”nın öldürülmesinden sonra Ankara’dan kaçarak İstanbul’da kahve işletmeye başlayan Dündar Kılıç, Ankaralı Piç Hüseyin çetesinin hedefi haline gelmişti… Piç Hüseyin, Dündar Kılıç’ı öldürmek amacıyla O’nun kahvesine baskın verecekti. O, Dündar Kılıç, atik bir hareketle kendisini yere atarken, iki Smith & Wesson tabancasını birden çekerek Piç Hüseyin’i bacağından vuracaktı. Deniz’i büyüleyen, işte asıl bu sahne idi. O, bunları canlandırarak, adeta yaşayarak, çocukça bir heyecanla anlatmaktaydı… O günden sonra Piç Hüseyin topal kalacaktı… Doğrusu birşey hissetmeyecektim ama, bozuntuya da vermeyecektim…

Kumarhane işleten ve Ankara genelevinin haracını yiyen “Kabadayı” hakkında, “Kabadayı”nın bir çocuk tarafından vuruluşu olayı ile ilgili yaşananlar hakkında daha ayrıntılı öyküleri, 1969 sonlarında Ankara Merkez Cezaevi’nde dinleyecektim. Piç Hüseyin ve çetesi, bir çocuk tarafında vurulan “Kabadayı” cinayetinin Dündar Kılıç tarafından planlanıp ısmarlanmış olduğunu düşünecek, ve Kılıç’ı hedef haline getirecekti. Ya da onlar, “Kabadayı”dan boşalan yeri Kılıç’a kaptırtmamak için O’nu hedef tahtasına oturtmuşlardı… Aynı cezaevinde, Piç Hüseyin’in kardeşi ve diğer yakınları ile karşılaşacaktım. Bunlarla takışmak zorunda kalıp, tecrit koğuşuna, 9ncu koğuşa sürülecektim…

Sürülmüş olduğum 9ncu koğuşta, “Maraş Canavarı” İsmail Kıllı ile karşılaşacak, ondan çok ilginç, romantik eşkiya öyküleri dinleyecektim. Yine başka çok ilginç kişilerle, örneğin, dayısı MOSSAD’da üst mevkilerde olan İsrailli bir uyuşturucu kaçakcısı genç ile tanışacaktım. Yaklaşık kırk kilo esrarla yakalanmış olan bu Yahudi kaçakçının annesi, oğluna yazdığı mektupta, MOSSAD yöneticilerinden olan erkek kardeşinin, “yakınlarda Türkiye’de bir darbe olabileceğini, ardından af çıkacağını, ve sonuçta yeğeninin kısa sürede kurtulabileceğini”, söylediğini ifade etmekte, oğluna, “moralini sağlam tutması gerektiğini”, yazmaktaydı… Gerçekten de, birbuçuk yıl kadar sonra, 12 Mart 1971 müdahalesi olacaktı… Aynı tecrit koğuşunda yeni serüvenler yaşıyacak, -Müdür’ün ısmarlaması ile- façamı bozmaya çalışan bir ahlaksızı haşat edecek, Müdür’ün karşısında ayağa kalkmadığım için hücreye atılacak, ve bitlenecektim… Bunlar, uzun öykülerdir…

Aynı hapishanede, Ankara genelevinin haracını yiyenlerden Yusuf Kepekli ile karıştırılmam, eğlenceli sayılabilecek sonuçlara yolaçacaktı… Birgün, O’nun, Yusuf Kepekli’nin yerine adam bıçaklamaktan hakim karşısına çıkartılacaktım. “Alla allah, bu işide mi ben yapmışım?”, diye boş boş bakarken, yargıç huylanacak, anamın ve babamın adını soracaktı. Ozaman hata anlaşılacaktı… Bundan daha eğlencelisi, kadınların Kepekli’ye getirmiş oldukları 40- 50 kadar filitreli Maltepe sigarasının, sandık sandık portakalın bana verilmesi, ve benim de bunları bolkeseden dağıtmamın ardından, yanlışlığın anlaşılması olacaktı… Bir kez de, ziyarete gelmiş olan Kepekli’nin anasının karşısına beni çıkartacaklardı. Uzun boylu, güzel, yaşlı bir kadındı. Oğlu yerine beni görünce, kadıncağız şaşıracaktı… Kepekli’de 1.95 boylarında çok yakışıklı ve sessiz bir adamdı. İleride, vurulup öldürüldüğünü duyacaktım… Benim ahbablık ettiğim kişiler daha çok, üfürükçüler, papelciler, zarfcılar, hazineciler, otel hırsızları, tavukçular, kısacası, çok eğlenceli öyküleri olan O Henry (William Sydney Porter) tipleri idi…

Haziran ayının ikinci haftasının sonlarına doğru, Deniz ile birlikte kaldığımız apartman dairesine, İstanbul’dan, elinde bir çanta ile Cihan Alptekin gelecekti. Cihan’ı daha önce görmemiştim. Belki gördümse de aklımda iz bırakmamıştı. Cihan, yanındakileri bırakıp, yeniden İstanbul’a dönecekti…

Cihan, yanında, birtakım silahlar, eski tabancalar, ve harika güzellikte tarihi bir Sürmene kama getirmişti. Bu silahlardan 7.65 mm çapında olan tabanca, Laz yapımı taklit bir Browning idi. Diğeri, topu 7.62 mm capında yedi mermi alan eski bir Rus Nagant’ı idi. Şüphesiz bu çok değerli bir silahtı. Bir diğeri, orta boy namlusu olan ve uzun dokuz mm (Parabellum) mermi atan eski, II. Dünya Savaşı yıllarından kalma bir Alman Parabellum tabanca idi. Dördüncü silahı ilk kez görüyordum. Bu, 1911- 12 yapımı, I. Dünya Savaşı yıllarından kalma kocaman bir Avusturya tabancası idi. Avusturya-Macaristan o yıllarda halen koca bir imparatorluktu, ve zaten patlamaya hazırI. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecekti… Sözkonusu Avusturya silahı, Steyr Hahn marka idi, ve uzun dokuz (Parabellum) mermiler atmaktaydı. Mermiler silaha, -o yılların piyade tüfeklerinde olduğu gibi- üstten doldurulmaktaydı. Yani silahın hareketli, kabzaya girip çıkan bir magazini (şarjörü) yoktu… Cihan’ın getirmiş olduğu beşinci silah ise, bir sanat eseri olan Sürmene kama idi. İnce gövdeli ve oluklu bıçak kısmının çift yanı keskin olan bu 30- 35 cm kadar uzunluğundaki kamanın ucu iğne gibi idi. Sapı ise fildişinden yapılmaydı. Fildişi sapın üzerinde çok güzel gümüş işlemeler vardı… Onlara, “Ben tabanca falan istemiyorum, bana bu Sürmene kamayı verin, yeter.”, diyecektim ve kamayı alacaktım…

Peki bu silahlar nereden gelmekteydiler?.. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Hukuk Fakültesi’nin işgali günlerinde, Filistin örgütüne birlikte gideceğimiz arkadaşlar ve aynı guruptan diğer başka bazıları, Hukuk Fakültesi’ne bağlı Krıminoloji Enstütüsü’nün müzesine girmişlerdi (Adı tam söylüyemiyor olabilirim ama, kısaca, fakülteye bağlı ve suç işlemiş silahların sergilendiği yer denebilir). Şüphesiz bu legal bir giriş değildi… Sözkonusu yere girenler, sergilenen suça karışmış silahları, fakültenin zimmetindeki kamuya malolmuş silahların bazılarını, yerlerinden söküp almışlardı. Bu silahlar muhtemelen zaman zaman ders konusu da olmaktaydılar… Bize, Ankara’ya getirilenler, bu silahlardı; suçun işlenmesinin ardından müzelik olmuş silahlardı…

Doğrusu şimdi konuşmak kolay ama, yine de, o günlerde de olsa, böyle birşeyi yapabileceğimi pek sanmıyorum. Fakat yine de Sürmene kamaya dayanamıyacak, bunu onlardan alacaktım… Onların bir ay kadar kaldıkları Filistin kampından ayrılmalarının ardından, sözkonusu kamayı yanımda gören bazı Demokratik Cephe yöneticileri, bunu benden isteyeceklerdi ama, vermeyecektim. Kama, görenin hoşuna gidiyor, hayranlığını üzerine çekiyordu… Fakat bir gece, yorgun-argın, bir taksi ile Ürdün’ün İrbid kentinden Şam’a (Damaskus) gelirken, içinde bu kama da olan küçük el çantamı taksinin bagajında unutacaktım… Sanırım şöförün oyununa gelmiştim. Çünkü, bagaja konmayacak kadar küçük olan ve içinde bir-iki iç çamaşırından başka birşey bulunmayan çanta yanımda durabilirdi. Fakat şöför bunu elimden alıp bagaja yerleştirecekti, ve beni bırakmış olduğu yeri, örgüt merkezini gayet iyi bildiği halde, bagajda unutmuş olduğum çantayı getirip iade etmeyecekti… Kimbilir, belki de o kamayı iyi bir fiyata satacaktı…

Aynı ayın, Haziran 1969’un son haftasına girilirken, diğerleri, Cihan, Erim, -henüz yalancılığını bilemediğim- Okur, Ankara’ya geleceklerdi. Erim Süerkan’ı daha önce herhangi bir eylemde görmemiştim. Selehattin Okur adlı kişiyi ise, “Kanlı Pazar”ın yaşandığı günden iki gün kadar önce, on- onbeş dakika kadar, olumsuz bir rolde görmüştüm. “Kanlı Pazar” olayı yaşanırken Deniz, hapiste idi ama, bundan bir veya birbuçuk ay kadar sonra İstanbulda Deniz ile birlikte üç- beş gün geçirecektik. Birlikte bazı Kürt arkadaşlarla görüşecektik… Bu ayrı uzun bir öyküdür… Hemen yukarıda adlarını anmış olduğum kişileri, Süerkan’ı, Okur’u, ve Cihan’ı daha önce Deniz’in yanında hiç görmemiştim. O’nun en yakın arkadaşının Mustafa Gürkan olduğunu sanıyordum… Herneyse, kısa süre sonra, Ürdün’de kamp yerinde, Deniz, Erim Süerkan ve Okur ile bozuşacaktı, yolları ayrılacaktı…

Sonuçta, birlikte bir otobüse binecek ve Antep’in yolunu tutacaktık. Kılavuzumuz olacak genç ile Antep’te -önceden belirlenmiş- bir otelde buluşmamız kararlaştırılmıştı… Deniz ve arkadaşlarının yanında, içi kitap dolu külçe gibi ağır bir bağul vardı. Kriminoloji Enstütüsü Müzesi’nden kaldırdıkları silahları da bu bağula koymuşlardı. Benim yanımda ise, üstümdekilerden başka birşey yoktu. Cebimde para da yoktu… Elimden çok paralar geçmişti ama, bunların tek kuruşuna bile dokunmamıştım… Koca bağula doldurdukları kitaplar, “Sol Yayınları”nın ve “Bilim ve Sosyalizm Yayınları”nın basmış oldukları idi. Kamp boyunca bir tekini bile açıp okumuyacaklardı, ve bağulu gerisin geri Türkiye’ye taşıyacaklardı…

III. Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine

Antep’te buluşma yeri olan otele geceyarısı ulaşabilecektik. Resepsiyona uydurma isimler verecektik. Benim vermiş olduğum “Hasan Yerebasan” adı, Cihan’ın çok hoşuna gidecek, artık beni böyle çağırmaya başlayacaktı. Aslında bu, saçma bir şakaydı ama, böyle çocukça şeyler Cihan’ın çok hoşuna gitmekteydi…

Daha uyumaya vakit kalmadan, kılavuzumuz Abu Süleyman gelecekti, ve oteli terkedecektik… Kılavuzumuz olan İstanbul Üniversitesi öğrencisi Abu Süleyman, Suriye’nin Türkiye sınırına yakın bir köydendi ve akrabalarının birkısmı sınırın Türkiye tarafındaydı. Suriye pasaportu taşıyan ve iyi bir insan olduğu anlaşılan Abu SüleymanNaif Havatme (Na’if Hawatmeh) önderliğindeki Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’nin üyesi olduğunu söylemekteydi ama, birsüre sonra, bu iyi yürekli arkadaşın henüz örgütü hakkında ciddi bir bilgisi olmadığını anlıyacaktık. O’nun bu bilgisizliği, bir haftayı aşkın süre gözaltında kalmamıza neden olacaktı. Anlatacağım… Adın başına gelen “Abu” takısı, Semitik bir dil olan arabçada, “babası” anlamına gelmektedir. Takma bir ad olan “Abu Süleyman”, “Süleyman’ın babası” demektir. Eğer adın başındaki takı “Ibn” olsa idi, örneğin, klavuzumuzun adı “Ibn Süleyman” olsa idi, bu, “Süleyman’ın oğlu” anlamına gelecekti…

Doğu Ortodoks Hiristiyan kökenli olan, bedevi bir aileden gelen Ürdün doğumlu Naif Havatme önderliğindeki Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe, daha yeni, 22 Şubat 1969 doğumlu bir örgüttü. Bu nedenle, Abu Süleyman’ın örgütü hakkında bilgisi olmaması, bir ölçüde anlaşılabilirdi… O, örgütünü illegal (yeraltında, gizli) sandığı için, işleri karıştıracaktı…

Naif Havatme, yine Doğu Ortodoks Hiristiyan kökenli bir Filistinli olan Georges Habash önderliğinde, ve 1967 yılındaFilistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi adıyla kurulmuş olan örgütten, 1968 yılında ayrılarak örgütünü kurmuştu. Sonuçta, kopmuş olduğu örgütle arasında önemli ideolojik farklar olan Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe, 1969 yılı başında şekillenmişti… O yıllarda Naif Havatme’ye ve kurmuş olduğu örgüte düşmanlık besleyen, hatta Havatme’nin örgütünden iki kişiyi vurdurtmuş olduğu anlatılan Georges Habash ve örgütü, birtakım Maoist milliyetci görüşlere sahipti ve şiddeti temel mücadele yöntemi olarak kabuletmekteydi… Naif Havatme’nin örgütünde ise, kesinlikle bir Yahudi düşmanlığı yoktu. Havatme ve arkadaşları, sadece Siyonizme karşı idiler; siyonist ırkcı İsrail devleti yıkıldıktan sonra Yahudiler ile Arapların birarada yaşayabilecekleri demokratik bir devletin kurulmasını amaçlamaktaydılar… “Teorik eğitim görmüş olduğu” palavrasını atan Selahattin Okur’un baştan sona uydurma olan kısa anlatısından, tüm bunların farkında olmadığı, çok kısa süre kalmış olduğu yer hakkında bir bilgisi olmadığı, kolayca anlaşılmaktadır…

Lokanta’da az kurulu pilav ısmarlar gibi -kulaktan dolma- biraz Marksizm-Leninizm “alarak” bunu sadece midesine indirmiş olan Selehattin Okur’un kavramları karıştırması, “Bayram haftası”nı “mangal tahtası” gibi anlaması, aslında sonderece anlaşılabilir bir olaydır. O nedenle Okur’un, bizlerle birlikte gittiği Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cepheadlı örgütü, “Marksist-Leninist” olarak tanıtmasında şaşacak bir yan yoktur. Kimbilir belki de, kendi ifadesi ile sözkonusu örgütte “teorik eğitim görürken”, Okur’un anlayabilmesi için kuşdiline yapılan çevirilerde bazı hatalar olmuştur… O yıllarda, biz oraya gittiğimiz sırada, Naif Havatme ve örgütü, Marksizmi kabuletmekle birlikte, henüz Leninist değildi.Havatme ve örgütünün yönetici kadrosu, Troçkist düşüncelere sahipti ve aynı örgütün Troçkist Dördüncü Enternasyonalile bağı vardı. Yine Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’nin o yıllarda Enver Hoca Arnavutluğu ile de sıkı bağı vardı. Diğer yandan, aynı yıllarda Enver Hoca, Çin Halk Cumhuriyeti ile çok sıkı bağlar içindeydi… İlerideki yıllarda, epey zaman sonra Naif Havatme ve örgütü, tüm bu bağlarından kopacak, Sovyetler Birliği ve Küba ile yakınlaşacaktı.Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’nin halen Küba’da temsilciliği bulunmaktadır. Aynı örgütün İsveç’te ve başka ülkelerde de temsilcilikleri vardır…

Abu Süleyman bizleri, akrabalarının olduğu bir sınır köyüne, Nizip’in güneyinde, Fırat’ın batı taraflarında bir sınır köyüne götürecekti… Burası, topraktan düz damlı kerpiç evleri ile elektiksiz yoksul bir köydü. Şalvarlı, ve kat kat köylü giysileri içindeki kadınların yüzleri dikkatimi çekecekti. Neredeyse hepsinin çenelerinde, mercimek tanesi büyüklüğünde nokta nokta siyah döğmeler vardı. “Bunlar ne anlama geliyor?”, diye soracaktım ama, kadınlar türkçe konuşamıyorlardı. Abu Süleyman, becerebildiği kadar anlatacaktı… Kadınların çenelerindeki sözkonusu döğmeler eski bir gelenekmiş, daha çok evli kadınlara yapılıyormuş. Hem güzelleştirme amacı taşımakta imiş ve hem de insanları kötülüklerden, hastalıklardan koruduğuna inanılmakta imiş… Yani bu döğmeler, barbar topluluklarda kulağa takılan küpenin koruyucu işlevine benzer bir işleve sahip olmakta, aynen küpe gibi birçeşit koruyucu totem rolü oynamakta idiler… Kadınların hazırladığı çayımızı içtikten sonra, yeniden yola düzülecektik…

Yakındaki bir tren istasyonundan, sınır boyunca Doğu istikametine giden trene binecektik. Fırat’ın üzerindeki uzun çelik köprüden geçtikten, ve daha bir-iki istasyon gittikten sonra, Fırat’ın doğu tarafındaki bir istasyonda trenden inecektik. İstasyonda görev yapan memur bizi karşılayacaktı, ve Deniz, Abu Süleyman’ın tavsiyesine uyarak, kişi başına memura 10 TL vererecekti. Tren raylarının üzerinden karşı tarafa geçecek ve böylece Suriye toprağına girmiş olacaktık. Karşımızda, ağaçsız ve yukarıya doğru yaklaşık otuz derece eğimli bir bayır vardı. Bayırın sonunda, yaklaşık 500- 600 metre ötede, alçak tepede, tek başına orta büyüklükte bir ev durmaktaydı… Kısacası, Selahattin Okur’un uydurmuş olduğu gibi, “Kargamış üzerinden” Suriye’ye geçmeyecektik…

Karşıdaki yükseklikte tek başına duran eve ulaşıp içeriye girdiğimizde, artık güvenlikli olarak Suriye toprağında olduğumuz bizlere söylenecekti… Kocaman salonda yere bağdaş kurmuş 10- 12 kadar adam bulunmaktaydı ve bunlar arabça konuşmaktaydılar…. Adamlar, bizi dostca karşılayacaklar ve çay ikram edeceklerdi… Çaylarımızı içtikten sonra, adamlardan biri, Abu Süleyman’a, gideceğimiz yolu tarif edecekti, ve evi terkedecektik. Bu kez, farklı istikamette, yokuş aşağı, Fırat kıyısına doğru inmekteydik…

Hafif bulanık bol suları tembel tembel akan Fırat nehrinin kıyısında, küçük tahta bir iskelenin önünde 5- 6 kişi bekleşmekteydi. Karşıdan karşıya kalın bir halat gerilmişti, ve birileri bu halata asılarak koca hantal bir Salı kıyıya doğru çekmekteydiler… Fırat’ın doğu yakasındaydık, ve batı yakasına geçmek için beklemekteydik… Yanyana iki araba alabilecek genişlikteki sal gelecek, ve karşı yakaya, nehrin batı kıyısına geçecektik. Oradan birkaç yüz metrelik bir yokuşu tırmanarak, güneye, Şam (Damaskus) istikametine doğru giden asvalt yolun kıyısına ulaşacaktık. Yol kenarında, herhangi bir aracı durdurmaya çalışarak epey bir süre bekleyecektik. Gelen durmadan geçiyordu ama, sonunda, normalden uzun, arkada iki sıra oturma yeri olan eski model ticari bir dolmuş-taksi durup bizleri alacaktı. Arabanın içine sıkışacaktık, Deniz ve arkadaşlarına ait külçe gibi ağır koca bağul ve daha bir-iki çanta bagaja sıkıştırılacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi, ilişkiyiAbu Süleyman ayarlamaktaydı…

Bindiğimiz dolmuş-taksi ile 10 dakika kadar ya gitmiştik, ya gitmemiştik, yolu, “Milis” adını alan Suriye polisleri kesecekti. Yani bunlar, Selehattin Okur’un attığı gibi “askeri polis” değil, Milis idi ve bindiğimiz araç ta yine aynı kişinin uydurmuş olduğu gibi “otobüs” değil, bir ticari dolmuş-taksi idi… Milisler şöföre, bagajı açmasını söyleyecekler, ve ardından, Deniz ve arkadaşlarına ait koca bağulun kime ait olduğunu soracaklardı. Şöför bizleri gösterince, aracın dışına çıkmak zorunda kalacaktık. Bağul önümüzde açılınca, kitaplar, ve müzeden kaldırılma eski silahlar ortaya dökülecekti. O zaman Milisler irkilecekler ve bizleri alıkoyup, taksiyi yolluyacaklardı… Belki üstümüzü ararlar, ileride bir sorun doğar düşüncesi ile, belimdeki TSK envanterine dahil ve kısa dokuz mm’lik mermi atan Browning marka tabancayı çıkartacaktım. Davranışlarımın yumuşak olmalarına karşın, elimi belime atıp tabancayı çıkartınca, Milisler irkilecekler, ve silahlarını üzerimize doğrultacaklardı. Elimle onları sakinleştirip, tabancayı Milislere verecektim… Sanırım, Suriye tarafına geçtikten sonra bir çay içimlik süre kalmış olduğumuz o evdeki birileri bizleri ihbar etmişti. Çünkü milisler, doğrudan o koca bağula yönelmişlerdi. İhbarcı, ağır bağulda kaçak birşeyler olduğundan şüphelenmiş olmalıydı…

Sözkonusu kısa dokuz mm’lik mermi atan Browning marka subay tabancasını Cüneyt adlı kumral, uzun boylu, iyi bir arkadaş bana hediye etmişti… Yaşadığımız olaydan dört ay kadar önce birgün Cüneyt, beni ısrarla, “sana birşey vereceğim” diyerek evlerine davet etmişti. Yaşamakta oldukları güzel apartman dairesi, Bostancı’nın veya Küçükyalı’nın denize yakın varlıklı bir semtindeydi. Cüneyt’in babası, emekli bir albaydı, ve o sırada Cüneyt evde yalnızdı. Cüneyt, “al artık bu senin olsun, bize yaramaz” diyerek babasının beylik tabancasını getirip bana verecekti. “Ama nasıl olur, ya yakalanırsa babanın başı derde girer vs.”, desem de, israr edecek, “kayboldu” deriz diyerek tabancayı bana verecekti… Birsüre sonra, tabancanın tetik sistemindeki yayda sorun olduğunu keşfedecektim ama, bu tamir edilebilirdi… İşte Suriyeli milislere uzattığım bu tabanca idi, ve o ana kadar diğerlerinin bundan haberleri yoktu…

Milisler bizi, arkası tente ile örtülmüş resmi bir pikaba bindireceklerdi. Yanımıza iki silahlı nöbetçi oturtaran batıya, Lazkiye (Latakia) istikametine doğru hızla süreceklerdi… Abu Süleyman, kim olduğunu, nereye gittiğimizi açıklamamış ve üstündeki Suriye pasaportunu göstermemişti. Aklısıra, Suriye’de “illegal” sandığı Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe örgütünü korumaktaydı. Bizlerde ise herhangi bir kimlik kartı yoktu. Bir de, bağuldan silahlar çıkmıştı… Sonuçta, şüpheli kişiler konumundaydık… Deniz, terslenmeye çalışacaktı ama, arabça bilmediği için, dedikleri anlaşılmıyordu… Sonunda, -Abu Süleyman ve ben hariç-Deniz ve diğerleri, durumu protesto amacıyla, pikabın arkasında, türkçe marşlar söylemeye başlıyacaklardı. Kimbilir belki de kendilerine moral vermeye çalışıyorlardı… Yapılanlar Arabların umurlarında olmayacaktı… Birsüre sonra, aniden yön değiştirip bizleri kuzeydoğuya, Halep (Aleppo) istikametine doğru sürmeye başlıyacaklardı. Sanırım, telsizle yeni bir emir alamışlardı…

Halep’te, bir karakolun alt katında, kısa bir koridor boyunca dizilmiş ve ön kısımları demir parmaklıklarla kaplı üç kadar geniş hücreden birine kapatılacaktık. Burada bir gece kadar geçirdikten sonra, ertesi gün, yanımızda muhafızlarla bir yolcu otobüsüne bindirilip güney istikametine, Şam’a (Damaskus) doğru yola çıkartılacaktık. Halep’i ancak otobüsün pencerelerinden biraz görebilecektik. Daha güneydeki Hama kentini, ve bunun güneyindeki Humus kentini de yine otobüsün pencerelerinden azıcık görebilecektik… Şam’da önce askeri bir komuta binasına, oldukça büyük bir binaya götürülecektik. Burada, ellerimize birer kağıt ve kalem vererek kimliğimiz hakkında kısaca bilgi vermemizi, kim olduğumuzu yazmamızı isteyeceklerdi. Aramızda konuşup, türkçe olarak doğruyu yazacaktık… Kötü bir davranışla karşılaşmıyacaktık, öyle üstümüzü falan arama gereği dahi duymayacaklardı… Abu Süleyman, neden ve nereye geldiğimizi, Suriye pasaportu taşıdığını hala açıklamıyordu. Bunu bizler de yazmıyacaktık…

Oradan bir askeri kışlaya götürülecektik. Bu, Kuleli veya Selimiye kadar büyük ve eski olmasa da, onlar gibi dörtgen biçiminde yapılmış, orta kısmında yine dörtgen biçiminde geniş bir alan olan tek katlı bir kışlaydı. Kışla’da, içinde sekiz demir karyola ve ayrıca temiz bir tuvalet bulunan geniş bir odaya yerleştirilecektik. Odamızın üç penceresi, ortadaki geniş dörtgen alana bakıyordu. Burada askerler yanaşık düzen eğitimi görmekte ve arada şarkılar eşliğinde tempolu olarak koşmakta idiler… Talim yapanların uzun boylarına, atletik yapılarına bakılırsa, bunların elit birliklere mensup oldukları düşünülebilirdi… Her öğün üç çeşit bol yemek getiriliyordu ve patlayıncaya dek yiyebiliyorduk. Sanırım bu gelen, asker karavanası idi…

Aynı yerde yanımıza, genç irisi siyahi bir oğlan yerleştirmişlerdi. Sözkonusu genç, karavanalarımızı ve bulaşıklarımızı taşıyordu. Ne olacağını anlamadan öyle bekliyorduk… Bir ara Deniz, koğuşa uğrayan uzun boylu bir yüzbaşıya bağırıp çağıracaktı. Adamın sinirlendiği anlaşılacaktı ama, O, herhangi bir tepki vermeden gidecekti. Herhalde kişi olarak O’nun yapabileceği birşey yoktu… Abu Süleyman hala kimliğini ve pasaportunu gizliyordu. Hatta bir ara Abu Süleyman, geçici olarak paranoid bir duruma sürüklenecek, pasaportunu bulurlar ve kendisini konuştururlar korkusu ile tuvalete girecek, üzerindeki Suriye pasaportunu küçük parçalara ayıracak, ve sifonu çekecekti… Bu tavrı ile Abu Süleyman, işleri iyice zorlaştırmakta olduğunun farkında değildi… Deniz ve diğerleri, bir ara, açlık grevi yapmayı düşüneceklerdi ama, bundan vazgeçilecekti. Sonunda, Abu Süleyman’ın gerçeği açıklamasına karar verilecekti. Örgütten sözetmenin bir sakıncasının olmayacağına karar vermiştik, ve iyiki de böyle bir karara varmışız…

Abu Süleyman, askerlere, neden geldiğimizi, hangi örgüte geldiğimizi, kendisinin Suriye vatandaşı olduğunu açıklayınca, sorun anında çözülecekti (Okur soyadlı palavracının uydurduğu olaylar yaşanmayacak, bu kişinin anlattığı biçimde serbest kalmıyacaktık.). Abu Süleyman’ın askerlere gerçek durumu anlatmasından bir saat kadar sonra, Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe örgütünün Şam bürosunda bir görevli gelecek, ve gülerek bizleri teslim alacaktı. Cephe, Abu Süleyman’ın sandığı gibi Suriye’de illegal falan değildi, ve ayrıca Suriye yönetimi ile arası gayet iyi idi… O kışlada bir hafta kadar, belki biraz daha fazla kalmıştık…

Önce askeri bir birliğe gidecek, elkonan silahları ve kitapları teslim alacaktık… İlginçtir, silahları teslim eden yüzbaşı, işin uzmanı havalarda bana, ingilizce, Karadeniz yapımı ve 7.65 mm’lik mermi atan taklit Browning’i göstererek, silahı çok beğendiğini, oradaki en esaslı tabancanın bu olduğunu söyleyecekti. Gülmemek için kendimi zor tutacak, “hasklısınız”, diyecektim…

Örgütün Şam bürosunda iki gece kalacaktık. Önce birer vesikalık fotoğrafımızı çekecekler ve bize takma adlarla kimlik kartları yapacaklardı. Bu kimlik kartları, aynızamanda, Ürdün ile Suriye arasında pasaport işlevi de görmekteydi. Cephe yöneticileri bana, “Kemal Eşşaip” adını verecekler, ve kimlik kartıma bu adı yazacaklardı. Buraya türkçede okunduğu gibi yazdığım ad, dediklerine göre, “kemale ermiş, olgun ihtiyar” anlamına gelmekte imiş. Demek hakkımda böyle düşünmüşlerdi… Doğrusu adımı beğenecektim… Şam’da, iki gün için üçüncü sınıf bir otele yerleşecektik. Deniz’de para vardı…

Ertesi gün Şam’da bir gezintiye çıkacak, ve kentin ünlü kapalıçarşısına gidecektik. Sağa-sola bakarken, erkek giyim eşyaları satan küçük bir dükkanın yaşlı sahibi, türkçe konuştuğumuzu farkedip, bizlerle türkçe konuşmaya başlıyacaktı. Önce şaşıracaktık ama, daha sonra Şam’da türkçe konuşanların hiç te az olmadıklarını anlayacaktık… Deniz, türkçe konuşan yaşlı adamdan, -kamp boyunca üzerinden çıkartmayacağı- parlak gri renkte bir pantolun ve beyaz bir gömlek alacaktı… Aynı çarşıda gezerken, biraz ileride bir pastahane keşfedecek ve burada kaymaklı dondurma yiyecektik. Bu, o güne dek yemiş olduğum ve daha sonra da bir benzerini yiyemeyeceğim en güzel dondurma olacaktı. Yaşamım boyunca ünlü Maraş dondurmasından bir kez olsun yiyemedim ama, sanırım bu katı ve alabildiğine uzayabilen dondurma, Maraş dondurmasının bir eşi, veya benzeri idi…

Yanımızda Abu Süleyman, Ürdün’ün başkenti Amman’a bir taksi ile gidecektik. Demokratik Cephe’nin Amman bürosu, kentin kenar mahallerinden birinde, oldukça boş kırsal bir alanda tek katlı bir evdi. Okur soyadlı küçük palavracının uydurduğu gibi, bizleri Naif Havatme karşılamıyacaktı şüphesiz. Büroda görevli Filistinlilerden biri, bizleri, uzun boylu, açık kumral saçlı, ve bizlerden 5- 6 yaş daha büyük olduğunu tahmin ettiğim bir Fransız Cephe görevlisine teslim edecekti. Artık Abu Süleyman’dan ayılmaktaydık ama, bağımız bir- iki gün daha sürecekti… Bizleri teslim alan Fransız genç, büronun yanındaki çok geniş bir çukurluğa kurulmuş büyük bir çadırdan sorumlu idi, ve bizleri oraya götürecekti. Fransız, bu yeni yerimizdeki program hakkında bilgi vermeye çalışacaktı. Bizlerle ingilizce konuşmaktaydı… O, yatış kalkış saatlerini, yemek saatlerini vs. anlatmaya çalışmaktaydı… Ben dediklerini anlıyordum, sanırım Deniz’de biraz anlıyordu ama, nedense birden sinirlenecek, bu gence bağırıp çağırmaya başlayacaktı. Birinden, hele yabancı birinden talimat almak hoşuna gitmemiş olmalıydı. Fransız susacak, üstüne varmayacaktı…

Sözkonusu Fransız gençle birsüre ahbablık yapacak ve iyi bir insan olduğu kanısına varacaktım… Bilindiği gibi Suriye, I. Dünya Savaşı’nın ardından Fransız kolonisi haline gelmişti. Bu gencin babası, o dönemde, Fransız ordusunun bir subayı olarak Suriye’de görev yapmıştı. Suriye, bağımsızlığını ilanedeceği 1941 yılına dek Fransa’nın (Nazi işbirlikçisi Vichy hükümetinin) kontrolu altında kalacaktı. Aynı genç, o yıllarda Suriye’de doğmuştu ve anadili gibi arabça konuşabilmekteydi. Arab kültürüne hayranlık besleyen sözkonusu Fransız genci, Troçkist görüşlere sahipti… Adını şu anda anımsayamadığım genç ile Fransız edebiyat üzerine, Batı klasikleri üzerine sohbet edecektik… Ondan, modern İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından olan Graham Greene’nin, aynızamanda bir MI-5 ajanı olduğunu öğrenecektim. O güne dek MI-5 ve MI-6 adlı İngiliz iç ve dış istihbarat örgütleri hakkında herhangi bir bilgim yoktu… Graham Greene’nin “Satılmış Adam” adıyla yıllar önce türkçeye çevrilmiş olan ve politik bir cinayeti konu alan romanını büyük beğeni ile okumuştum. Sözkonusu romanda, savaş karşıtı bir bakanın çelik kralı tarafından nasıl öldürtüldüğü; kendisini kiralayanı tanımayan katilin, cinayeti ısmarlamış olan kişinin peşine nasıl düştüğü, ve katilin psikolojisi anlatılmaktaydı… Graham Greene’nin bazı öykülerini de okumuştum…

Kaldığımız bu çadırda, yaşamımda ilk kez, taze nane ile kaynatıldığı için mis gibi kokan çok güzel bir çay içecektim. Naneli çayı Arablardan öğrenecektim ama, ileride, savaş kampında tanıyacağım ve “Çay Iraki” adını alan şeyi, bol şekerle birlikte çorba gibi kaynatılarak hazırlanan zehir gibi koyu ve çok tatlı çayı içemeyecektim. Bu, bizim kültüre sonderece yabancı birşeydi…

Amman’a geldiğimizin ertesi günü Deniz, Abu Süleyman’a, Naif Havatme ile görüşmek istediğimizi söyleyecek ve bu konuda O’nu sıkıştırmaya başlayacaktı. Aslında, kişi olarak benim bu yönde bir talebim yoktu ama, Deniz, “Ne olur, sen de bizlerle gel, birlikte gözükelim”, diye israrlı biçimde ricacı olunca, ben de guruba katılacaktım. Ayrıca deniz, yine bana, “Görüşme sırasında Havatme’ye, ‘buraya çok büyük ve güçlü bir örgütü temsilen geldik’, diyeceğim, ne olur bunun tersi birşey söyleme.”, diyerek, ikinci bir ricada daha bulunacaktı. “Bu çok güçlü örgüt nedir?”, diye aklımdan geçirecek, ve Deniz’in blöf yaptığını düşünecektim. Daha fazla ilgi toplamak, kredisini yükseltmek amacıyla böyle dediğini aklımdan geçirecektim. Çünkü O, Deniz, herhangi bir siyasi partinin üyesi, veya temsilcisi değildi. Herhangi bir gençlik örgütünü de temsil etmiyordu. Zaten böyle birşeyleri temsiletse, “çok güçlü bir örgütü temsilediyoruz” demek yerine, hangi örgütü temsilettiğini söylerdi… O günlerde ve daha sonra bunu çocukça bir blöf olarak algılayacaktım ama, uzun yıllar sonra, “Acaba bilmediğim gizli birşeylermi vardı?” diye aklımdan geçecekti…

Deniz’in ısrarlı baskısı, kafasının etini yemesi sonucu Abu Süleyman, aynı gün, akşama doğru, Naif Havatme ile bir buluşma ayarlayacaktı… Havatme bizleri bürosunda kabuledecek, karşımızda bir sandalyeye oturacaktı. Benden 7-8, diğerlerinden ise 8-10 yaş daha büyük olan Havatme, yaşından biraz daha fazla göstermekteydi. O, olgun bir havası olan, duygularını belli etmeyen çok nazik bir adamdı. İyi bir diplomatta olması gereken özelliklere sahipti sanırım…

Çevirmenliğimizi Abu Süleyman yapmaktaydı… Deniz, Naif Havatme’ye, -daha önce bana anlatmış olduğu gibi- “çok güçlü bir örgütü temsilen oraya gelmiş olduğumuzu” söyleyecekti. Havatme, olumlu veya olumsuz herhangi bir tepki vermeyecekti. O sadece, “Hoşgeldiniz! Bizler, ileride, yabancı gönüllülerden oluşan bir tugay kurmayı düşünüyoruz. Gelişiniz bizleri sevindirdi!”, diyecekti. Anlaşılan söyleyecek fazla birşey bulamayan Deniz, birden, “Che Guevara derki”, diye başlıyarak adama heyecanlı heyecanlı gerilla dersi vermeye başlayacaktı. “Çok büyük bir örgütü temsilen geliyoruz” dedikten sonra O, herhalde, -henüz eline silah almamış biri olarak- hiç te boş olmadığını, bu işlerden anladığını göstermek istemişti…

Abu Süleyman’ın canı sıkılmıştı, Havatme’ye saygısızlık olarak algıladığı bu sözleri çevirmek istemiyordu. Deniz, öfke ile elini uzatarak, O’na, Abu Süleyman’a, çeviri yapması için bağırıyordu. Hiç renk vermeyen Havatme, kibarca gülümseyerek olayı sessizce izlemekteydi. Sonunda Abu Süleyman, Deniz’in dediklerini çevirecekti. Havatme, işi geçiştirmeye çalışanların yaptıkları gibi, tartışmaya girmeden, “tabi, tabi” tavrı içinde bu nasihatleri atlatacaktı. Deniz, “ileride sizleri belki bizler kurtaracağız”, diyerek konuşmasını yukarılardan biryerlerden sürdürecekti… Çevirmekte zorlandığı bu sözler nedeniyle Abu Süleyman kızarıp bozarmıştı… Havatme, kibarca “vaktin dolduğunu” ifade edecek ve oradan ayrılacaktı… Görüşmemiz en çok 6-7 dakika kadar sürmüştü. Deniz dışında hepimiz susmuştuk… Bu, Abu Süleyman’ı son görüşümüz olacaktı. Ayrıca aynı olay, onların Naif Havatme ile ilk ve son karşılaşmaları olacaktı. İleride ben, Havatme ile Şam bürosunda tesadüfen iki kez karşılaşıp ayak üstü sohbet edecektim. O, bir isteğim olup olmadığını soracaktı ama, ondan herhangi bir talepte bulunmayacaktım…

İkinci gün, Amman yakınlarında bir mülteci kampına götürülecektik. Suyu ve kanalizasyonu olmayan, ağaçsız, tozlu, çölü andıran dümdüz bir araziye kurulmuş olan ve döküntü teneke barakalardan oluşan bu olağanüstü yoksul kampta, yeni gelmiş Filistinli göçmenler yaşamaktaydı. Durumları içler acısıydı… Bazıları sert toprağı kazmaya çalışmaktaydılar. Onların ne yaptıklarını, orayı neden kazdıklarını soracaktım. Bana, İsrail’in muhtemel hava saldırısına karşı sığınak, siper hazırladıklarını söyleyeceklerdi… Aslında, daha eski göçmenlerin, 1967 de yaşanmış olan “Altı Gün Savaşı”ndan önce gelmiş olan Filistinlilerin evleri çok güzeldi. Bunların hepsi okumuş, meslek sahibi, veya zanaatkar insanlardı. İleride bunlardan birisinin evinde misafir olacak, güzel bir öğle yemeği yiyecektim…

Gitmiş olduğumuz göçmen kampının başlangıcında, uzun büyükçe bir baraka vardı ve burada konferans verileceği söylenmişti. Konferansı Cezayirli bir aydın verecekti… Bizi oraya getirenlerle birlikte içeriye girecektik. Yaklaşık 150- 200 kadar tahta sandalye vardı ve yüzü aşkın kişi, konuşmacıyı beklemekteydi… Orta yaşlı konuşmacının ne dediğini anlamıyorduk ama, konuşmanın içinde Stalin sözcüğü geçince, kulaklarımız dikilecekti. Deniz, yanındakilere, konuşmacının Stalin’den nasıl bahsettiğini soracaktı. Sonunda, konuşmacının Stalin’i eleştirdiğini anlayacaktık. Bunun üzerine Deniz, kalkıp salano terkedecekti. Bizler de birşey anlamadığımız bu toplantıdan çıkacaktık ama, konuşmacının kimliğini araştırmadan edemeyecktim…

Adını şu anda anımsayamadığım bu Cezayirli aydın, Fransa’dan bağımsızlığını elde eden Cezayir’in ilk cumhurbaşkanı (1963- 65) olan Ahmed Ben Bella’nın yakın çevresinden biri idi. Bu nedenle sözkonusu konuşmacı, o yıllardaki mevcut Cezayir yönetimi ile problemli biriydi… Fransız ordusunda II. Dünya Savaşı’na katılmış olan -1918 doğumlu- Ben Bella, Fransız sömürgeciliğine karşı, Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin kurucularından ve yöneticilerinden biri olarak mücadele edecekti. Mücadele içinde, 1951 yılında, Fransızlar tarafından tutuklanan ve sekiz yıl hapis cezasına çarptırılan Ben Bella, hapisten kaçmayı başaracaktı. Önce Tunus’a, oradan Mısır’a, Kahire’ye geçen Ben BellaBirlik ve Eylem İçin İhtilalci Komite’nin dokuz üyesinden biri olacaktı. Sözkonusu komite, Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni (FLN) yönetmekteydi. UlusalKurtuluş Cephesi tarafından yönetilen bağımsızlık mücadelesi, 1962 yazında zafere ulaşacaktı. ABD, 1962 Eylül ayı ortasında yeni bağımsız Cezayir yönetimini tanıyacaktı. Cezayir, 8 Ekim 1962’de Birleşmiş Milletler’e kabuledilecekti. Ve 1963 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini, Ben Bella kazanacaktı… Ardından, 1965 yılında gerçekleşen bir askeri müdahale ile Ben Bella görevinden alınacak, ve ev hapsine konacaktı. İleride, 1980 yılında Ben Bella, -müsadeli olarak- İsviçre’ye iltica edecekti, 1990 yılında ise ülkesine dönmesine izin verilecekti… Ben Bella’nın yakın çevresinden olan Cezayirli aydın Filistin kampında konuşurken, Ben Bella ev hapsinde idi.

Amman’da üçüncü günümüze girerken, bir taksiye bindirilerek, -yerini tam kestiremediğim- yakınlardaki bir öğrenci kampına götürülecektik. Burası, değişik ülkelerden gençlerin karşılaşıp vakit geçirdikleri, ve biraz da askeri eğitim verilen biryerdi. Deve dikenleri ile dolu, ağaçsız, hafif eğimli bir bayırın tepesindeki tozlu düzlüğe iki büyük çadır kurulmuştu. Bunlar, 20- 30 yatak alabilecek kapasiteden beyaz çadırlardı. Çadırlardan birine yerleştikten sonra, eğitime çıkartılacaktık…

Yaklaşık 15- 20 kişilik bir gurubu, Filistin Kurtuluş Örgütü’nden (PLO) yollanmış bir gerilla eğitmekte idi. Bu orta boylu, sert tavırlı, güçlü görünümlü kişi, deneyimli bir asker imajı yaratmaktaydı, ya da ben öyle anlamıştım. Sözkonusu kişinin öyle “başıbozuklar” gibi “gevşek” bir hali yoktu… Gurubu biraz koşturduktan sonra, “yat” emri verecekti, ve herkesi tozlu toprakta süründürtmeye başlayacaktı. Kafayı kaldırmadan sürünme eylemi yapılırken O, eğitici, insanların 25- 30 santimetre kadar yakınlarına, tozlu toprağa, elindeki Kalashnikov (AK-47) otomatik silahı ile darbe atışları (tetiğe basıp 4-5 mermiyi birden yollamak) yapmaya başlayacaktı. Toprağa saplanan mermiler, çevreye toz yayıyorlardı… Anlaşılan O’nun, eğitmenin amacı, insanları çatışma durumuna, bu durumda korkusuzluğa alıştırmaktı. Fakat Deniz birden fırlayacak, ve türkçe olarak, “ne oluyoruz” diye adama bağırıp çağırmaya başlayacaktı. O, bu işi hakaret gibi algılamış olmalıydı… Deniz’in ardından, Okur ve diğerleri de kenara çekilecekler, seyirci durumuna geçeceklerdi. Adam hiç umursamıyacak, kalanlarla devamedecekti…

Aynı yerde, biraz ötede, bir- iki parmak inceliğinde bir su gelmekteydi. Bu su, -yaklaşık insan boyunda- derinliği olan bir çukura dökülerek küçük kirli bir gölet oluşturmuştu. Ancak yanyana iki kişinin sığabileceğin genişlikteki çukurun kirli simsiyah suyunun görünümü miğde bulandırıcı idi… Eğitim veren deneyimli PLO görevlisi, oradakilere, sırayla bu suya atlamalarını, ve ardından, yaklaşık çenelerine dek ulaşan suya kafalarını sokmalarını emretmekteydi. Hatta suyu ağızlarına almalarını istemekteydi… Sanırım bu eğitimin amacı, gizlenilmesi gereken çok zor bir durumda kalınacak olunursa, kişiyi, bu ölçüde iğrenç pis bir suya dalmaya alıştırmaktı… Deniz’in üzerinde, Şam’dan almış olduğu o yeni parlak gri pantolonu ve beyaz gömleği vardı. Bu durumda O, sözkonusu kirli suya girmek istemeyecek ve girmeyecekti. O girmeyince, diğerleri de girmeyeceklerdi. Fakat ben, kendimi sınama düşüncesi ile, bu pis suya dalacaktım. Kafamı suya sokacaktım ama, suyu ağzıma almayacaktım… Zaten üstümde, kısa kollu bir gömlek ile eski keten bir pantolon vardı. Bunlar, kızgın güneşin altında çabucak kuruyacaklardı… Aynı gün, aşağıya doğru 15- 20 metre kadar uzunluğu olan 30- 35 derecelik bir eğimden yuvarlanarak inmemiz emredilecekti. Eğimli toprak, hafif taşlıydı ve yer yer dikenli otlarla kaplı idi… Diğerlerini de neşelendirmek amacıyla, “nam olsun, kâr olmasın” diye bağırarak kendimi buradan atacak, yuvarlanarak aşağıya inecektim. İlk kez duyduğu bu deyiş, “nam olsun, kâr olmasın” sözü, Cihan’ın çok hoşuna gidecekti. O’da aynı şeyi söyleyerek kendisini aşağıya bırakacaktı. Çocukça şeyler hoşuna gidiyordu…

Akşam üzeri, bizlerin kaldığı büyük çadırda eğlence düzenlenecekti. Çoğu erkek olan yaklaşık yirmi kişi toplanacaktı. Gurupta üç- dört kadar kız da vardı ve bunlardan biri, İsveçli idi. Gençler, şarkılar söyleyecekler, hünerlerini göstereceklerdi. Bizler seyirci durumunda kalacaktık… Öğrenci olan ufak-tefek Arab bir kızın dansını ömür boyu hatırlayacaktım. Beline hırkasını bağlayan kız, ortaya fırlayacak, ve teften gelen mükemmel ritm eşliğinde, olağanüstü güzel bir göbek dansı yapacaktı. Hareketleri, çölde bir çıngıraklı yılanın kıvrılması kadar ahenkli idi. Bu vahşi dans, avını kapmaya hazırlanan, ya da kuyruğunu titreterek kendini koruma amacıyla saldırıya hazırlananan bir çıngıraklı yılanın eylemlerini çağrıştırmaktaydı… Gerçi, yaşamım boyunca -başka birilerinin zorlaması, daveti, ve ısmarlaması dışında- eğlence yerlerine iki veya üç kezden daha fazla gitmiş olduğum, ve dolayısıyla canlı olarak göbek dansını iki-üç kezden fazla seyrettiğim söylenemese de, bu kızın yapmış olduğu kadar kıvrak ve güzel bir dansı başkasının yapabileceğini sanmıyorum. Yaşamımda böyle bir dansa birdaha rastlamayacaktım…

Ertesi gün bu öğrenci kampından alınacak, -daha önce de ifade etmiş olduğum gibi- Amman ile Irbid arasındaki tepelerle kaplı ormanlık arazide bir yere, çam ağaçları ile kaplı araziye yerleşmiş eğitim kampına götürülecektik… Bir yarım ay düşünün. Alçak tepelerden oluşan bu ormanlık yarım ayın ortasında bir düzlük bulunmaktaydı. Sözkonusu düzlükte, karargah çadırı, mutfak çadırı, ve ufak bir cephanelik çadırı bulunmaktaydı. Aynı düzlükte eğitim de yapılacaktı. Sözkonusu alçak tepelerin ve ortadaki düzlüğün hemen önünden toprak bir yol geçmekteydi. Arazi arabaları ve tanklar bu yoldan rahatca gidebilirlerdi. Gerçi diğer arabalarda gidebilirlerdi ama, bu yol için en uygunu arazi arabaları idi… Deniz, onlarla birlikte kalmam, ayrılmamam için israr edecekti. Aslında, -orada sürekli kalmayı düşündüğüm ve diğerlerinin davranışlarına ortak olmaktan kaçındığım için- Arabların arasına karışmak, bu arada hızla biraz dil öğrenmek istiyordum. Fakat, Deniz’in ısrarlarına direnemeyecek, onlarla birlikte kalacaktım…

Bizler, kampa en geç katılan kişilerdik. Kamp çoktan başlamıştı… Yaklaşık birer mangalık, on- onbir kişilik guruplar yapmışlardı. Ortadaki düzlük alanı yarım ay biçiminde çevreleyen tepelerin üzerine, gurupları, yaklaşık 200’er metre aralıklarla yerleştirmişlerdi. Kampta eğitime katılan toplam 35- 35 kişi olduğuna göre, böyle üç gurup olmalıydı. Daha dış çembere, güvenlik düşüncesi ile, eğitilmiş deneyimli gerillalardan birkaç gurup koymuşlardı. Bunlardan, eğitimli gerillalardan birileri geceleri devriye nöbetine çıkıyor, eğitim gören gurupların durumlarını, nöbetçilerini kontrol ediyordu. İleride, eğitim gören gurupların arasına, -eğitim gören birileri rolünde- deneyimli gizli gözlemciler, kişilerin durumları hakkında merkeze rapor verecek gizli görevliler yerleştirmiş olduklarını farkedecektim… Çam ağaçları ile kaplı alçak tepelere gurupları, yaklaşık 200 metre aralıklarla dağınık olarak yerleştirmiş olmalarının nedeninin, hava saldırılarına karşı bir tedbir olduğunu hemen anlayacaktım. Yapmış oldukları doğru bir işti…

Yaklaşık 9- 10 kişiden oluşan bizim gurubun kaldığı yüksekliğin hemen altında, 3- 4 metre derinliğinde bir yar bulunmaktaydı. Bu yarın dibine bir hafif makineli tüfek yuvası kurulmuştu. Çünkü, kampın ön tarafından geçen toprak yol, tam bu makineli tüfeğin ilerisinde, tüfeğin önüne gelmeden hemen önce kıvrılmakta idi. Gelen araçlar, daha ne olduğunu anlamadan ateş yiyebilirlerdi. Kısacası, sözkonusu Sovyet yapımı Degtyaryov (Ruchnoy Pulemyot Degtyaryova, RPD; türkçe popüler deyişi ile, Diktiryov) hafif makineli tüfeğinin görevi, yolu tutmak, kampın güvenliğini sağlamaktı. Bu, 7.62 mm mermilerle dakikada 700 kezden fazla atış yapabilen tüfek, aynızamanda elde taşınıp ateş edilebilir cinstendi. Çizimcisinin adını taşıyan aynı tüfek, sadece 1945- 60 yıllarında Sovyetler Birliği’nde seviste olsa da, Filistin gerillaları tarafından o yıllarda da kullanılmaktaydı…

Anlatılana uygun olarak yatacağımız yerleri birkaç metre ara ile hazırlayacaktık. Altımıza çam dalları serecek, bunun üzerine bir battaniye örtecek, ve yine üzerimize de bir battaniye alacaktık. Kişi başına iki battaniye düşmekteydi… O gün bizlere birer Kalashnikov (AK-47) tam otomatik silahı ile bir magazin (şarjör) dolusu (otuz) mermi verilecekti. Daha eğitim görmemiş birilerine bu silahları neden vermişlerdi, doğrusu anlamamıştım…

Nöbet çizelgesi yapılmıştı, ve Deniz’e 23:00- 01:00 nöbeti düşmüştü. Bu oldukça iyi bir saatti, uykusu bölünmeyecekti… Yaklaşık 00:00 sularında, devriye nöbetçisi gelecekti. Henüz pek kimse uyumamıştı… Parolayı da veren bu gencin bizlerden biri olduğu, devriye nöbetçisi olduğu belliydi. Fakat Deniz, elindeki silahı bu gencin üzerine doğrultarak bağırmaya başlayacaktı. Sanki bir düşmanı esir almaktaydı… Kafası önde ve beli hafif bökülmüş vaziyette saldırı pozisyonu almıştı. İleriye doğru uzatmış olduğu tüfeğinin namlusunu yukarıya doğru hareket ettirerek, karşısında şaşkın duran devriyeye ellerini havaya kaldırması gerektiğini anlatmaktaydı. Olanlar şaka gibiydi ama, Deniz’in havası çok ciddi idi… Araya hemen oradaki diğer Arablar girecekler ve şaşkın ellerini kaldırmış olan Devriye nöbetçisini Deniz’den kurtaracaklardı… Deniz neden böyle yapmıştı?, anlamak zor. Ciddiyetini, “nekadar esaslı bir gerilla olduğunu” göstermek mi istemişti?, bilemem. O’na, “neden böyle yaptın?”, diye sormayacaktık…

Ertesi sabah, bizlere (Türklere) vermiş oldukları silahları hemen geri alacaklardı. Ellerimiz boş kalacaktı. Üstelik, onların kriminoloji müzesinden alıp getirmiş oldukları silahları da soracaklardı. “Sizlerde bazı tabancalar varmış, onları verin de bir bakalım.”, diyeceklerdi. Daha önce haklarında bilgi vermiş olduğum tabancaları aldıktan sonra, “Bunlar bizde biraz kalsın, hele bir inceleyelim, sonra veririz.”, diyerek silahlara elkoyacaklardı. Bu silahlar birdaha geri verilmeyeceklerdi. Yalnız, bendeki o güzel Sürmene kamaya dokunmayacaklardı… Artık Abu Süleyman olmadığı, ve başka türkçe bilen Arab da bulunmadığı için, aramızdaki iletişim, ingilizce olmaktaydı ve buna asıl olarak ben yardımcı olmaktaydım…

Eğitim, sabah saat altı sularında kalktıktan sonra yapılan 3- 4 km’lik bir koşu ile başlıyordu. Kampın önünden geçen toprak yolda koşup geri dönüyorduk. Bu koşunun aksadığı günlerde, kısa süre, bazı kültür-fizik hareketleri yapılıyordu. Ardından, çok az bir kahvaltı veriliyordu. Ne bu kahvaltı ile, ve ne de diğer öğünlerde verilen tek çeşit az yemek ile doyabilmek olanaksızdı. Hepimiz açtık ama, bu işten en çok şikayetçi olan Cihan idi. Hatta birgün, açlık nedeniyle düşüp bayılacaktı. Anlatacağım… Sanki açlığa alıştırılıyorduk… Demokratik Cephe o günlerde yoksuldu, ekonomik sorunları vardı ama, bu aç bırakma işinin bilinçli olduğu belliydi… Kampa gelmiş olduğumuz ilk günlerden birinde Deniz ve Cihan, -yaklaşık iki karış büyüklüğünde- bir kaplumbağa yakalayacaklardı. Mutfaktan aldıkları tencerede bu talihsiz gariban hayvanı haşlıyacaklardı ve birlikte yiyecektik. O kaplumbağanın suyu bana olağanüstü lezzetli gelecekti. İşte o gün biraz doyabilecektik…

Aynı günlerde, aralarında ne yaşandı ise, Deniz, Erim Süerkan’ı cezalandıracaktı. Birsüre Erim ile konuşmayacaklardı. Deniz, o günlerde, onunla pek ahbablık etmemem, verilen cezaya yardımcı olmam ricasında bulunacaktı… Kısa birsüre sonra benzer bir olay Selehattin Okur’a karşı da gerçekleşecekti. O’da Deniz tarafından benzer biçimde cezalandırılacaktı. Ne Erim ve ne de Selehattin Okur, Deniz’e karşı açık bir tepki göstereceklerdi ama, yavaş yavaş yollarının ayrıldığı belli olmaktaydı. Onlarla dönmüş olmadığım için, çok sonradan anlayacağım gibi, Türkiye’ye döndükleri zaman yolları tamamen ayrılmış olacaktı… Selehattin Okur’un sözde anılarının iki kitap sayfası tutan “Filistin Maceramız” başlıklı bölümdeki palavralarına, uydurmalarına bakacak olursak, ogünlerde Deniz’e açık bir tepki göstermemiş olmasına karşın bu kişinin, içinde bir kin duygusunu yeşertmiş olduğunu, içten pazarlıklı tiplere özgü olarak bu kinini gizlediğini, ve uygun bulduğu ortamlarda sözkonusu kinini -sureti haktan gözükmeye çalışarak- kustuğunu gözlemliyebiliyoruz…

Deniz’in SBF’de ve ODTÜ’de saçma sapan işler yaptığını, “Filistin”e gidişin reklamını yaptığını ballandırarak anlatan Okur, Deniz nedeniyle olduğunu kastederek… “Filistin’e gittiğimizi Ankara’da duymayan kalmamıştı. Tabii çok kötü olmuştu, örnek olmuştuk.”, demektedir. Kısacası O, Deniz’in “Filistin”e gidişi yayması ile “kötü örnek olmuştuk” demektedir… Bu ifadesinin ardından aynı kişi, Filistin örgütlerine gidip te orada can veren arkadaşların adlarını sıralamaktadır. Dolayısı ile O, bu “talihsiz” gelişmenin sorumluluğunu da Deniz’in omuzlarına yüklemeye çalışmaktadır. Bu sinsice anlatımıyla aynızamanda O, Filistin’e gidişi olumsuz bir olay gibi göstermeye çalışmaktadır… Tabii bunlar kurnazca, sinsice, utanmazca anlatım biçimleridir ve gerçeği yansıtmamaktadır…

Sonuçta, bizler Filistin’e gitsek te gitmesek te, haksızlıklara tepki duyan bazı iyi insanlar oralara gideceklerdi, ve bunlardan bazıları da kaçınılmaz olarak can vereceklerdi… Çünkü gidilen yer, tatil kampı değildi. Örneğin, eğer -ısrarlarıma, yalvarmalarıma boyun eğip- beni de Ho Chi Minh’in anısına Golan Tepeleri’nde yapılan operasyona alsa idiler, belki de şimdi sağ olmayabilirdim… Günümüzde bazı İslamcılar da Filistin davasına sahip çıkmaya çalışmaktadırlar, ve bunun yanlış, veya kötü olan bir yanı yoktur…

Her dürüst insan, -ideolojik görüşü ne olursa olsun- haksızlıklara karşı tepki duyabilir… İdeolojik görüşler kişilerin çevrelerine, entellektüel biçimlenişlerine, dönemin güçlü esen toplumsal rüzgarlarına göre şekillenebilirler. Hatta, bazı kişilik bozuklularına sahip hastalıklı karakterler, ahmakça kariyer hesapları ile, herhangi birşeye inanmadan, bir ideolojik görüşün, örneğin İslam inancının, veya sosyalizmin savunucusu rolünde toplumsal-politik sahneye çıkıp, kâr-kariyer-iktidar peşinde koşabilirler… Böyleleri hiç te az değildir ve sözkonusu tipler arasında en yüksek makamlara dek tırmanmış olanları da vardır… “Sosyalist” veya “komünist” geçinenler arasında da böyleleri vardır, olmuştur…

Örneğin, Marks’ın ve Engels’in tarih sahnesine çıkabilmeleri için, endüstri devriminin gerçekleşmesi, modern işçi sınıfının (proletarya) tarih sahnesine çıkması; doğa bilimlerinde gelişmenin Charles Darwin’in türlerin kökeni üzerine araştırmalarını gerçekleştireceği, ya da Fransız kimyacısı Lavoisier’in “enerjinin sakımı yasası”nı bulacağı düzeye erişmesi; Fransız ütopik sosyalizminin en gelişmiş ürünlerini vermesi gerekmekteydi. Bunlardan önceki dünyamızda yaşanan toplumsal-tarihi süreçlerde, Marks ve Engels gibi bilimsel düşünürleri yetiştirebilecek maddi koşullar oluşmamıştı, yoktu. Fakat buna karşın, haksızlıklara başkaldırı ve dürüst insanlar tarih boyunca vardı, olmuştu, olacaktı… Sonuçta, ideolojik görüşler, hem tarihi süreçler, ve hem de kişilerin yaşamları içinde kalıcı olmayabilirler ama, dürüstlük, haksızlıklara karşı olmak gibi hasletler, insan karakterinin çekirdeğinde duran bu en temel özellikler, herzaman olmuştur, olacaktır. Bunlar, ya da bunların tersi olan inançsızlık, sevgisizlik, yalancılık, iki yüzlülük, moralsizlik, en küçük yaşlardan itibaren kişi de şekillenmeye başlayan temel karakter özellikleridir, ve bunlar da kalıcıdırlar. O nedenle, bir insanın ideolojik seçimine bakmadan, savunduğu ideolojik görüşleri dikkate almadan, O kişiyi tanımaya çalışmak, bu nedenle örnek kişinin öncelikle çocukluğunu bilmek, anasını-babasını, ve en yakın çevresini bilmek, bunları doğru bilmek, çok önemlidir… Doğrusu, dört zarif bacağı, iki uzun kulağı ve anlamlı iri gözleri olan bir “yosma” ile yaşamış olduğu “aşk” serüveni dışında Selehattin Okur adlı kişinin nasıl bir çevrede yetişmiş olduğunu bilemiyorum. Buna karşın O’nun, zehirli bir yalancı olduğunu artık anlamış durumdayım…

Evet, Naif Havetme önderliğindeki Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe örgütü, o yıllarda yeni kurulmuş ve bayağı yoksul sayılabilecek bir örgüttü. İnsanlar bu örgüte, sadece inançları nedeniyle, herhangi ekonomik bir yarar ummadan gelmekteydiler. İdeolojik ve askeri eğitim dışında örgütün, Demokratik Cephe’nin, bunlara, üyelerine verebilecek birşeyi yoktu… Diğer yandan, Suudi Arabistan ve zengin Körfez Emirlikleri gibi ülkelerden büyük yardımlar alan Yasir Arafat önderliğindeki Al Fatah, ve Suriye istihbaratına bağlı olarak çalışan As Sa’iqah (Al Saika, YILDIRIM) gibi güçlü örgütler, ve diğer bazı varlıklı örgütler, gerillalarına, geçinebilecekleri ölçüde maaş vermekte idiler. Ayrıca bu gerillalara, isterlerse her gün, en pahalısından bir paket Amerikan sigarası verilmekte idi. Yani bunlar, Vietnam’da çarpışanViet Minh gerillaları gibi değillerdi… Bizlerin katılmış olduğu Demokratik Cephe ise, kimseye maaş vermemekteydi. Eğitim görenlere, eğer tiryaki iseler, günde yarım paket (on adet) en ucuzundan filitreli sigara verilmekteydi. Savaş kampında bu ikram, bir pakete çıkartılacaktı…

Kamp yerimizde, hafif kahvaltının ardından, ortadaki düzlükte, yanaşık düzen eğitimi, ya da teorik eğitim başlamaktaydı. Teorik eğitim bizler için değildi. Çünkü, konuşulanları anlayabilmemiz olanak dışı idi (Fakat anlatımına bakılacak olursa, Selahattin Okur, Bay “Resneli Niyazi”, “kuş dilinde” özel teorik eğitim almış.) Yanaşık düzen, askeri okullarda da hiç hoşlanmadığım birşeydi. “Sağa dön”, “sola dön” vs. “Bu aptalca işi neden yaptırırlar ki?”, diye düşünürdüm. İleride, biraz kafa yorunca, bu eğitimin amacının emre itaata alıştırma olduğunu, emre karşı birçeşit şartlı refleks yaratma olduğunu, tahmin edecektim. Sanırım amaç budur; “yanaşık düzen” eğitiminin amacı, düşünmeden, refleks olarak kişileri emre itaata şartlamaktır, iteat konusunda bir şartlı refleks oluşturmaktır…

Aradan üç-beş gün geçtikten sonra bana, nedense, Sovyet yapımı yarı otomatik bir Simonov piyade tüfeği vereceklerdi. Değişik modelleri diğer sosyalist ülkelerin ordularında da bulunan bu tüfeğin mermileri ise verilmeyecekti… Zaten canımı sıkan “yanaşık düzen” eğitimi sırasında bir de sopa gibi bu tüfeği taşımak hiç hoşuma gitmiyordu. “Allahtan”, bir süre sonra Cihan yanıma gelecek, ses tonunu olabildiğince yumuşaklaştırarak, yalvaran bir eda ile, “Yusufcuğum, ne olur şu tüfeği biraz da bana ver, iki dakika da ben taşıyayım.”, diyecekti. Sevincimi belli etmeden, büyük bir lütufta bulunuyormuşcasına, “al, devamlı sen taşıyabilirsin”, diyerek tüfekten kurtulacaktım. Nasıl olsa silah kayıtlı kuyut biçimde verilmemişti… Cihan, ölçüsüz bir sevinçle üst üste teşekkürler yağdıracaktı… O, Cihan, 8- 10 yaşlarında bir oğlan çocuğu gibiydi, kesinlikle içten pazarlıklı biri değildi…

Yine kampa geldiğimizin ilk haftasında, veya ikinci hafta başlarken bir gün, herkesi aşağıdaki düzlükte toplayacaklardı. Üçlü sıraya geçmiş -yaklaşık bir takım büyüklüğündeki- birliğin karşısına, ilk kez gördüğümüz iki orta yaşlı adam çıkacaktı. Araplar, Doğu Karadenizli tipi olan bu adamlara saygı göstermekte, birşeyler anlatmaktaydılar. “Alla Allah, bu Lazlar da nereden çıktı?”, diye aklımdan geçirirken, gelenlerin, Enver Hoca Arnavutluğu temsilcileri olduğunu anlayacaktık… Anlaşılan Cephe yöneticileri, Arnavutluk’tan yardım alma umudundaydılar, ya da zaten almaktaydılar… Cihan, en ön sırada durmaktaydı. Londra’da Buckingham Sarayı önünde nöbet tutan İngiliz askerlerinin zaman zaman başlarına gelen biçimde O, Cihan, birden, kalıp gibi yüzüstü yere kapaklanıp bayılacaktı. Herkes şaşırmıştı, gelen Arnavutlar yardıma koşacaklar, Cihan ile ilgileneceklerdi. Herhalde açlık nedeniyle tansiyonu düşmüştü. Bilemiyorum, belki de şekeri aşırı düşmüştü. O, -henüz anlaşılmamış- bir şeker hastası olabilirdi. Ya da olayın anlayamadığım başka bir nedeni vardı ama, Cihan, hekime gözükmeyecekti…

İkinci hafta içinde bir gece, saat 01:00- 03:00 nöbetini tutmaktaydım, ve diğer Türkiyeliler gibi silahsızdım. O gün Arablar’da da silah yoktu. Önceden hepsinin silahını almışlardı… Saati gelince, Iraklı bir gönüllüyü nöbete kaldırmam gerekmekteydi. Bu, çok uzun boylu, ince, tipiden hoşlanmadığım soğuk biri idi. Göya buraya gönüllü gelmişti ama, işlerden kaytarma heveslisi olarak gözükmekteydi… Gidip sözkonusu Iraklı’yı dürttüm, nöbet sırası geldiğini söyledim. Elinin tersi ile “başımdan git” anlamına bir işaret yaptı. Adam nöbete kalkmak istemiyordu. Ben dürtüklüyordum, o tersleniyordu. Sonunda kafam müthiş attı. Karşımdakinin Arab olduğunu unutup, gırtlağım yırtılırcasına, türkçe, “Kalksana lan o….. çocuğu!” diye bağırmaya başladım. Şüphesiz anasının bir kabahatı yoktu ama, ağzımızın alışmış olduğu küfürlerin çoğu kadını aşağılayıcı şeylerdi… Ardından, aklıma ne gelirse bağıra bağıra sıralamaya başladım. Birden, benim küfürlerime, hemen aşağıdaki Degtyaryov (Diktiryov) hafif makineli tüfeğinin seri atışlarının takırtısı karıştı. İnsiyaki olarak kendimi yere attım, ve buna, hafif makinelinin ateşine, benim bağırtılarımın, türkçe küfürlerimin neden olduğunu düşündüm. Bu düşünce, derin bir suçluluk duygusu ile birlikte kafama bıçak gibi saplandı… Küfürlerimi duyan Arabların, baskın olduğunu sanıp ateşe başladıkları düşüncesi ile kendimi suçlamaya başladım… Bu yanlışlığı nasıl düzeltirim telaşı ile yeniden doğrulup ne olduğunu anlamaya çalışırken, seri atış sesleri her yönden gelmeye başladı. Patlayan el bombalarının gürültüsü bu seslere karışmaktaydı. Artık iyice şaşırmıştım, ve “hatamı” nasıl düzelteceğimi bilemiyordum…

Hemen yan tarafta yatan -bizlerden biraz yaşlıca- Arab, tembel tembel kalkıp yatağına oturacak ve bir sigara yakacaktı. Kafam yeniden atmıştı. Adamın üzerine atlayıp sigarasını kapacak ve södürecektim… Kara Harb Okulu kampındaki gece eğitimlerinden biliyordum. Sigara ateşi bir kilometre öteden dahi tam bir netlikle gözükebilir, ve usta bir keskin nişancı, sigarayı içeni rahatca avlayabilir… “Ne yapıyorsun?”, demeye kalmadan adam birtane daha yaktı ve bana, “Sakin ol, bu bir eğitim tatbikatı. Sizleri deniyorlar, gidin karargahtan silah isteyin!”, dedi. Hem şaşırmış, ve hem de sevinmiştim; çünkü, bu gümbürtünün nedeninin ben olmadığımı anlamıştım. Küfürlerim, ateşin başlaması için planlanmış olan saate denk gelmişti tesadüfen… Bu arada, beni uyaran sözkonusu adamın, aramıza yerleştirilmiş bir gözlemci, haberci olduğunu anlamıştım.

Çok garip bir durum vardı. Korkunç bir çatışma olurcasına yer gök inlemekte, el bombalarının gümbürtüleri makineli tüfeklerin takırtılarına karışmakta idi ama, eğitime gelmiş olanlardan tık yoktu. Herkes, bizimkiler dahil herkes, battaniyeleri kafalarına çekmişti. Hepsi, bir ölü sessizliğinde, kıpırdamadan taş gibi yatmaktaydı. Bu nasıl bir psikoloji idi? Olanlar, korkunun kişiyi hareketsiz bırakması, paralize (paralyse) etmesi mi idi?, psikologlar daha iyi bilir şüphesiz… “Kahramanca” bir ifadeyle “Kampta sürekli top sesleri duyulduğu” palavrasını atan Bay “Resneli Niyazi”den, ya da Selehattin Okur’dan da tık çıkmıyordu… Sırayla bizimkilerin yataklarını ziyaret edecektim. Önce, dürtüklemelerime hiç yanıt vermeyecek, tüm silah seslerine karşın yerlerinde kalıp gibi uzanmayı sürdüreceklerdi. Fakat ardından, onlara, “Bu bir tatbikatmış, karargaha gidip silah istersek, iyi olacak!”, deyince, yerlerinden fırlayacaklardı…

Birlikte aşağıdaki karargah çadırına doğru koşacaktık. Çadıra daldığımızda, içerideki yöneticilerin yüzleri gülecek, “ilk gelenler sizlersiniz, daha kimse gelmedi.”, diye bizlere takdirlerini ifade edeceklerdi. Bizimkiler, olayın bir tatbikat olduğunu bildiklerini belli etmemeye çalışarak, “bize silah verin” diye, telaşlı bir “kahramanlık” oyunu başlatmışlardı. Fakat iki dakika kadar sonra içeriye, -olanların bir oyun, bir deneme olduğunu bana anlatmış olan- o bizlerden yaşlı Arab ağzında sigara ile girince, “kahramanlık” balonu sönüp gidecekti. Sözkonusu gizli görevli kişi, yöneticilere, “Ben bunlara ne olduğunu söyledim, herşeyi biliyorlar.”, deyince, yöneticilerin suratları ekşiyecekti. Ve bizlere, “gidebilirsiniz”, diyeceklerdi. Tatbikatın, denemenin sonucu, üzüntü verici idi…

Eğitimin ikinci haftası dolarken, birsabah bizleri, kamptaki herkesi, aniden, saat 05:00 sularında kaldırıp, “battaniyelerinizi yanınıza alın” diyerek, kahvaltı falan yaptırmadan yola düzdüreceklerdi… Gerçi doymuyorduk ama, yine de insan tok karnına ağırlaşabilir diye düşünmüş olmalıydılar. Ve yine anlaşılan, güneş tepede iyice ısıtmaya başlamadan önce yolun çoğunu almak istiyorlardı… Tepelere doğru vurmuştuk, yokuş çıkıyorduk, ve güneş üstümüzde yükselip kızgınlaştıkça, terimiz ve ağırlığımız artmaktaydı. İstirahat vermiyorlardı, yaptığımız, -askeri ifade ile- bir “cebri yürüyüş” idi. Epey gittikten sonra, tepelerde, salatalık, acur, domates, biber vs. bostanlarının arasından bulacaktık kendimizi. Birşeylere dokunmadan bunların içinden geçecektik. Daha doğrusu ben, tüm açlığıma ve susuzluğuma karşın, tek bir salatalık bile kopartmayacaktım… Bu, 25 kilometrelik bir gidişti…

Birsüre sonra inişe geçecektik. Sonunda öyle bir yere gelecektik ki, böylesine ancak kötü rüyalarda rastlanabilirdi. Daha önce böyle bir toprak görmemiştim, daha sonra da görmeyecektim… Bir keçiyolu üzerinde tek tek ilerlemekteydik ve sol tarafımızda yaklaşık yüz metre derinliğinde simsiyah bir uçurum vardı. Uçurumun toprağı, daha önce görmediğim biçimde simsiyah ve ölü idi. İsrail uçakları buraya napalm bombaları atmışlardı, herhangi bir ot veya başka birşey yetişmiyordu, herşey ölmüştü… Aşağıya doğru eğimli keçi yolu üzerinde gittikçe, uçurumun derinliği de azalmaktaydı. Yaklaşık 500- 600 metre kadar gittikten sonra, düzlüğe, bir dere kenarına inecektik…

Vücut, aşırı terleme nedeniyle tuz da yitirmekteydi, ve tuz kaybı susuzluğu arttırmaktaydı. Bukadar çok tuz kaybı olduğu zaman, ne kadar çok su içersen iç, miğden cumbur cumbur su ile de dolsa, susuzluk duygun kaybolmazdı. Aslında biraz tuz almak gerekmekte idi ama, yanımızda böyle birşey yoktu. Ve ben tüm bu bildiğim gerçekleri düşünecek durumda değildim… Boş silahımla birlikye yaklaşık 20- 25 kilo tutan eşyalarımı yan tarafa koyup, derenin genişleyip durgunlaştığı yere, üstüm-başımla birlikte kafamı sokacak, ve suyu kana kana içmeye başlayacaktım. Böyle bir görüntüye, çölün sonunda ufak bir su birikintisi ile karşılaşmış olan kovboyları gösteren film sahnelerinde rastlanabilirdi herhalde… Miğdem suyla dolduğu halde susuzluğum bitmiyordu… Sonunda sakinleşip kafayı kaldırınca, içtiğim seyin böceklerle dolu kirli bir su olduğunu farkedecektim ama, kimin umrundaydı…

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım dere sahnesinden sonra, hedefe ulaşmak için yaklaşık bir kilometre kadar yolumuz kalmıştı ama, bu yol bana sanki bin kilometre gibi gelecekti. Okadar su içmek beni fena yapmıştı. Fakat yılmayacak, devamedecektim… Ürdünlü köylüler, derenin kenarında, gittiğimiz istikamete doğru sol tarafta kalan tepeler üzerinde teraslar yapmışlar ve buralara limon yetiştirmekteydiler. Mis gibi kokan bir limon bahçesinin içinde, meyva vermiş limon ağaçlarının arasında ilerlemekte idik. Ağaçlardaki bazı limonlar, olgunlaşmışlardı… Artık dayanamayacak, bir limon kopartacak ve ikiye bölüp emerek yemeye başlayacaktım. Yaşamım boyunca bukadar lezzetli bir limon daha yediğimi anımsamıyorum. Gerçi limon yemek gibi bir adetim yoktur ama, bir limonun bu derece lezzetli olabileceğini düşünemezdim… Eğer gün boyunca aç, susuz ve bitkin kalmışsanız, limon bile insana bukadar lezzetli gelebilir herhalde…

İleride, derenin suyunun daha bollaştığı biryerde, kenardaki yüksekçe bir düzlükte duracak, buraya battaniyelerimizi serecek ve istirahata geçecektik. Son durağımız olan bu yerde geceyi geçirecek ve ertesi gün ev basma eğitimi, şehir muharebeleri ile ilgili ufak bir eğitim alacaktık. Fakat henüz ne yapacağımızı bilmiyorduk tabii, ve yöneticiler yanlarında yiyecek getirmemişlerdi… Kendi gıdamızı bulmak zorunda idik… Başımızdaki yönetici, yanına bir-iki Arab daha alıp, balık tutma umuduyla derenin daha derin yerlerine üç-beş adet el bombası atacaktı ama, işe yaramaz birkaç yengeç dışında birşey elde edemeyecekti…

Vaktiyle, henüz Talat Aydemir komutanlıktan uzaklaştırılmadan önce, bölük komutanımız olan esmer yüzbaşı, Menteş’de, deniz kenarında benzer işi yapar, suya taarruz bombaları atardı. Ardından ben dalar, ve bulabildiğim balıkları toplardım… Ayıptır söylemesi, o yıllarda iyi dalar, ve iyi kürek çekerdim. Aynı yılların Kartal’ında, çevrede, benim kadar iyi dalan biri daha olduğunu sanmıyorum. Yaklaşık 20 metre kadar derinliğe birşeysiz inebilirdim, belki zorlasam daha derine de inebilirdim. Kaç kez ağzımdan burnumdan kan gelmişti… Uzunlamasına 50 metre kadar gidebilirdim… Stockholm’de, 40 yaşımdan sonra, bana inanmayan biri ile iddialaşıp, 25 metrelik havuzun bir ucundan dalacak ve öbür ucundan çıkacaktım. Böylece, bir şişe şarap kazanacaktım. Eskiden olsa, aynı havuzu dipten gidip gelebilirdim… Kartal’dan Büyük Ada’ya veya Tuzla ile Pendik arasındaki Pavli adasına, akıntılı suda, ağır ve dolu balıkçı kayığı ile hiç durmadan bir forsa gibi kürek çekerek gidip gelebilir ve yine devamedebilirdim… Menteş’de birgün, dalarken, 3-4 metre kadar derinlikte, hafif kayalık yosunlu dibe yerleşmiş, kocaman iri güzel gözleri ile şaşkın bana bakan, gövde çapı yaklaşık 30 cm kadar olan bir ahtapot ile karşılaşacaktım. Yaşamımda bukadar güzel gözlü ve sevimli bir yaratık gördüğümü anımsamıyorum. Sadece seyretmek amacıyla üzerine bir- iki kez dalacak, ve onu ürkütüp kaçırtacaktım… Dalmaktan söz ederken, sakın tüple daldığım sanılmasın. Öylesi, benim olanaklarımın dışında idi… Geniş yassı gövdeleri ve ince uzun sivri kuyrukları ile -havada kanat çırparak giden- bir akbaba görüntüsü vererek ağır ağır yüzen vatoz balıklarının hemen üzerlerine dalıp, bu varlıkları hayranlıkla seyrederek -dipte- onlarla birlikte dayanabildiğim ölçüde çok gitmişliğim vardır…

Balıktan umudu kesen kamp yöneticileri, sonunda rastladıkları sahipsiz zavallı bir köpeği vurup aramızda paylaştıracaklardı. Bana, köpeğin belkemiğinden iki parça düşecekti. Gecenin karanlığında pek göremeden bu kemikleri kemirecek, ve toprağa serilmiş battaniyenin üzerinde deliksiz bir uykuya dalacaktım…

Ertesi gün, derenin karşı yakasında, yarım kilometre kadar ötemizde, terkedilmiş üç- dört kadar eski evin olduğu biryere götürülecektik. Evlerin düz olan damları yerden yaklaşık 2 metre veya biraz daha yüksekte idi. Pencerelerde cam olmadığı gibi, kapılar da kilitsizdi… burada, şehir muharebesi ve ev basma usulü üzerine sınırlı bir eğitim görecektik. İki kişi farklı yönlerden evin kapısına yanaşacak, biri tekme ile kapıyı açarken, diğeri aynı anda içeri el bombası atacak ve geriye çekilecekti. Daha sonra, kapıyı tekmeleyen, elindeki otomatik silahla dalıp içeriyi tarayacaktı… Şüphesiz ne bomba gerçekti, ve ne de gerçekten tarama vardı. Sadece bir oyun gibi bunlar gösterilmekte idi… Bu anlattığımdan biraz daha zoru, elde Kalashnikov (AK-47) ile damdan atlayarak ev basma eğitimi idi… Yaklaşık 2 metre veya biraz daha yüksek olan damdan atlarken, hafif eğilip başı öne vermek, silahı iki elle öne doğru uzatıp tutmak, bacakları dizden hafifce bükerek parmak uçlarının üzerine düşmek, ve parmak uçlarında yaylanmak gerekmekteydi. Eğer topuğun üstüne düşülürse, dizden sakatlanmak kaçınılmazdı…

Diğer öğrenciler gibi ben de askeri pentathlon yarışlarının engelli (manialı) koşu alanında defalarca koşmuş olduğum için, sözkonusu atlayışın kurallarını zaten biliyordum. Damdan atlayışı sorunsuz olarak gerçekleştirecektim. Fakat Deniz, topuğunun üstüne düşecek ve sağ bacağını hafifce sakatlayacaktı. Bundan sonra O, topallamaya başlayacaktı… Bu eğitimden hemen sonra, aynı gün öğleden önce kampa doğru yeniden yola düzülecektik. Henüz herhangi birşey yememiştik… Deniz’in yürümesi zorlaşmıştı ama, yine de yürüyüşü tamamlayacaktı. Fakat kampa döndükten sonra O, Deniz, sabah koşularına, diğer eğitimlere katılmamaya, hatta nöbet tutmamaya başlayacaktı. Vaktinin çoğunu yatağında geçirecek, ve son uzun yürüyüşe de katılmayacaktı. O, yaptırılan 3- 5 el atışa katılacaktı sadece. Yine O, diğerleri gibi içi boş bombaları atacak, ve patlayıcıların nasıl yerleştirildiğini seyredecekti…

Bu kez, dönüş yolunda, o daha önce sözetmiş olduğum bostanları geçince, istirahat vereceklerdi. Gurubun komutanı, hemen orada rastladığı bir gariban köpeği vuracaktı. Derisi yüzülen ve içi temizlenen köpeğin eti paylaştırılacaktı. Bizlere, Türkiyelilere, bir bud düşecekti. Bu, yağsız, kıpkırmızı, adaleli bir etti. Deniz tiksinecek, yemiyecekti. Herzaman aç olan Cihan ve ben, budun etlerini kemiğinden ayırıp küçük parçalara bölecek, ince ağaç dallarından yapılma şişlere geçirip orada yakmış olduğumuz ateşin üzerinde birçeşit “şiş kebabı” yapacaktık. Bu, sert, tatsız bir etti… Uzun süre köpek görünce fena olacak, suçluluk duygusu hissedecektim…

Kampta geçen yaklaşık bir ay içinde hangi eğitimleri görmüş olduğumuzu kısaca sıralayacak olursam, Bay “Resneli Niyazi”nin (Selehattin Okur’un) palavraları daha iyi anlaşılır herhalde… Daha önce, sabah koşularından, “yanaşık düzen” eğitiminden, bizlerin katılmadığı ideolojik eğitimden, o 25 kilometrelik yürüyüşten ve yapılmış olan ev baskını eğitiminden kısaca sözetmiştim. Bunların dışında birgün, arazinin yapısına uyumlu olarak, taşlık arazimi, toprak veya çöl ortamımı, ormanlık bir yer mi, tüm bunlara bakarak nasıl mevzilenilmesi gerektiği, veya hava saldırıları karşısında nasıl saklanılması gerektiği üzerine ders vereceklerdi. Lafı uzatmadan ifade edecek olursam, sözkonusu arazide işaret niteliği gösteren yerlerden, örneğin, ağaçsız toprak bir arazide tek başına duran bir ağaçtan, veya çalıdan kaçınmak gerekmekteydi…

Yine birgün, anti-personel mayınlar döşenmiş bir alanı geçerek operasyon yapıp yine aynı alandan geri dönmeyi göstereceklerdi… Eğer günümüzde yeni tip üretimler olmamışsa, bilindiği gibi, anti-personel mayınlar sonderece hassastırlar, yaklaşık 20 kiloluk bir ağırlığı hissettikleri an infilak edebilirler. Ve bu mayınlar, toprağın hemen altına, yüzeye çok yakın olarak yerleştirilirler. Üzerlerinde en çok bir-iki santimetre derinliğinde toprak olur…

Sözkonusu eğitimde, Anti-personel mayınlar döşenmiş olduğu farzedilen bir arazi belirlenecek, ve yine aynı arazide yeralan hayali mayınlar kasatura ucu ile hafifce yoklanarak tek tek bulunacaklardı. Keşfedilen her mayının üzerine bir çöp dikilerek yeri işaretlenecek, ve böylece mayınların arasından yavaş yavaş, santim santim ilerlenecekti. Güvenlikli alana geçildikten sonra operasyon yapılacak, ve yine aynı belirlenmiş olan yoldan dönülecekti. Bu kez, her ilerlenişte, geride kalan mayının üzerindeki çöp alınacak ve bu şekilde iz silinecekti… Şüphesiz bu sonderece tehlikeli bir yolculuktu, ve ayrıca, sözkonusu yolculuğun mümkün olabilmesi için, mayınlı arazinin ateşle korunuyor olmaması gerekirdi. Mayınlı araziler -çoğu kez- ateşle korunurlar… Şüphesiz, bu gösterilerek verilen ders, acaba kaç kişinin beyninde iz bırakmıştı? Sözkonusu dersin, kendilerini zaten “olmuş” sanan oradaki Türkiyeli “öğrenciler”in beyinlerinde iz bırakıp bırakmadığı şüpheli idi. Selehattin Okur’un o havalı “yakın döğüşlü”, “top sesli” palavralarına bakacak olursak, Türkiyeli öğrencilerin, en azından Bay “Resneli Niyazi”nin kafasına herhangi birşeyin girmediğini rahatça söyleyebiliriz… Mayınlar, bir anahtara göre, düzenli olarak yerleştirilebildikleri gibi, tamamen düzensiz, karmaşık bir yapıda da yerleştirilebilirler, ve bu ikinciler çok daha tehlikelidirler…

Yine birgün, TNT ve plastik patlayıcılar, saniyeli ve patlamalı fitiller hakkında kısa bilgiler verilecek, bunlarla bir köprünün nasıl uçurulabileceği teorik olarak anlatılacak, küçük bir çam ağacı uçurularak gösteri tamamlanacaktı. Öğrenciler tatbikat yapmayacaklar, sadece seyredecekler ve dinleyeceklerdi…

İçlerinde patlayıcı olmayan Çin yapımı el bombaları attırtılacaktı… Bu bombalarda, silindir biçiminde olan bir gövdeden, elle tutmaya yarayan yaklaşık 15 cm’lik bir sap çıkmaktaydı ve sapın ucunda metal bir kapak vardı. Metal kapak açılınca, ana gövdeden gelen ipe bağlı bir halka gözükmekteydi. Bu halkayı parmağa takıp bombayı fırlatınca, bombanın içindeki tetiği tutan pim, elde kalan halka ile birlikte yerinden çekilmekte, pimin serbest bıraktığı tetik, 3- 5 saniye içinde fünyeyi ateşlemekte, fünyede bombanın içindeki patlayıcıyı ateşlemekteydi… NATO ordularında kullanılan iri bir yumurta biçimindeki el bombalarında, iki emniyet sistemi, hem çekilen bir pim, ve hem de pimi çektikten sonra elde kaldığı sürece tetiği tutan bir emniyet maşası bulunmaktaydı. Bu göstermiş oldukları Çin bombalarında ise, sadece emniyet pimi vardı… Gerçek, patlayan elbombası attırtmayacaklardı…

Tüm bunlardan başka, bir de, Kalashnikov (AK-47) ile 4- 5 el kadar ateş ettirteceklerdi… Biz oraya gittiğimiz sırada, 1969 yazında, bizlerin dahil olduğu guruba gösterilen eğitim bundan ibaretti. Gerisi, bunların dışında anlatılanlar, sadece palavradır ama, bay “Resneli Niyazi”, burada özetlemiş olduklarımı bile anımsamadığına göre, görmüş olduklarından aklında birşey kalmamıştır… Sonuçta, gösterilenlerin asıl ağırlıklı kısmı, açlığa ve zor koşullara, uzun yürüyüşlere dayanıklılığı arttıracak eğitimlerdi…

Yaklaşık bir ay, belki biraz daha az sürecek olan eğitim bitmeden hemen önce birgün, akşama doğru, eğitim gören tüm gurup olarak silahlarımızı ve battaniyelerimizi alıp, yola düzülecektik. Kısa bir yürüyüşten sonra, asvalt yola çıkacak, ve sırtımızda yaklaşık 20- 25 kilo yükle, akşamın serinliğinde kuzeye doğru yürümeye başlayacaktık. Anlaşılan kampımız, Anman ile Irbid arasındaki ana yola, asvalt yola oldukça yakındı, ve bizler Irbid istikametine doğru yürümekteydik. Bunu ileride, Irbid’in dış mahallelerine gelince anlayacaktık… Bu yapmakta olduğumuz, “cebri yürüyüşten” de ağır bir yürüme tarzı idi. Adeta koşturuluyorduk… Normal yürüyüşlerde asker, NATO standartındaki talimatnamelere göre, saatte 4- 5 kilometre yol alır ve her saat başında on dakika kadar dinlenir. “Cebri yürüyüşlerde” ise, sadece bu dinlenme süresi kaldırılır, sürekli yürünür ama, yürüyüş hızı aynıdır… Bizler ise, ara, istirahat vermeden, adeta koşturuluyorduk…

Deniz, topuğundan sakatlanmış olduğu gerekçesi ile bu yürüyüşe katılmayacak, araçla götürülecekti. Deniz katılmayınca, diğerleri de katılmayacaktı… “Top sesleri” palavrası ile hava atan bay “Resneli Niyazi”nin böyle unutulmayacak bir olayı hatırlamamasının nedeni, yürüyüşe katılmamış olmasıdır… Bu yürüyüşün, tüm eğitim süreci içinde unutulmayacak bir olay olmasının başlıca nedeni, o gece 60 kilometre yürümüş olmamızdır. Demekki kamp yerimiz, Irbid’in 60 kilometre güneyinde idi… Kişi olarak ben, bu 60 kilometrelik yürüyüşü, tam sekizbuçuk saatte, gün doğarken tamamlayacaktım. Bundan 20- 25 dakika kadar önce yürüyüşü tamamlayanlar olduğu gibi, benden yarım saat kadar sonra tamamlayanlarda olacaktı. Bu unutulmaz anı sırasında kafamda iz bırakan en önemli olaylarda biri de, Abukaro adlı orta boylu, kirli-sarı saçları olan neşeli bir gerillanın, bir kilometre öteden kafasında teneke ile guruba -güle oynaya- su taşıması oldu. Bu genç, sanki hiç yürümemiş gibiydi… Benim, sivil iskarpinler içindeki ayaklarımın tabanları parçalanmıştı, kan içindeydiler. Tüm eğitim boyunca hepimiz sivil ayakkabılar ve giysiler içinde idik…

Irbid’in hemen dışında geniş bir çayırlığa oturmuştuk. Burada dinlenirken, birden bir silah sesi duyulacaktı. Silahında,Kalashnikov’unda mermi bulunan ve bunu namluya vermiş olan bir şapşal, yanlışlıkla tetiğe basmış, ve karşısındaki arkadaşını bacağından vurmuştu. Mermi kemiğe rastlamış olduğu için gencin durumu kötüydü; hemen hastahaneye kaldırılacaktı… Ateş edene ne olduğunu öğrenemeyecektim…

Sözkonusu çayırlıkta birsüre istirahat ettikten sonra, dış mahallelerdeki bir evde toplanacak, ve birliğin komutanının konuşmasını dinleyecektik… Kamptan ve yürüyüşten sorumlu olan kişi, önce bizlere, bu uzun yürüyüşü tamamlayanlara teşekkür edecekti. Sözkonusu kişi, dönüşte de guruba aynı yolu yürütmeyi planladıklarını ama, birliğin ezici çoğunluğunun bunu başaramıyacağı kanısına vardıkları için, dönüş yürüyüşünden vazgeçtiklerini, araçla döneceğimizi bildirecekti… Birşeyler yiyecek ve çay içecektik… Bu yaşanmış olan, kamptaki son eğitimimiz, son günümüzdü…

Kamp yerine döndüğümüzde, -bizlerden beş veya altı yaş kadar büyük- iki Kıbrıslı gençle karşılaşacaktık. Bunlardan “Monşer”, daha konuşkan olanı dişçi idi, diğer, biraz daha uzun boylu ve esmer olanı da üniversite mezunu idi ama, mesleğini şu anda anımsayamadım… Oraya nasıl gelmişlerdi?, Demokratik Cephe ile nasıl bağ kurmuşlardı?, daha önce bir eğitim görmüşlermi idi?, bunları sormayacaktık, ve onlar da anlatmayacaklardı. Hemen ahbab olacaktık…

Ertesi gün, yeniden Şam’da (Damaskus) idik. Yine üçüncü sınıf bir otele yerleşecektik ve sözünü etmiş olduğum iki Kıbrıslı genç ile dışarıya çıkacaktık… Deniz, Çin elçiliğine gitmek isteyecekti. Belki orada okuma gibisinden bir düşünce geçmişti aklından. Aslıda kafası karışıktı. Biryandan Türkiye’ye dönüp dağa çıkmaktan sözetmekteydi, diğer yandan aklına Çin’e gitme düşüncesi gelmekteydi… Yeni tanışmış olduğumuz iki Kıbrıslı genç dahil, hepbirlikte, toplam yedi kişi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Şam elçiliğine gidecektik…

Elçilikte, lüks mobilyaların, değerli koltukların, pahalı halıların bulunduğu, kırmızı rengin egemen olduğu geniş bir salonda iki genç diplomat bizleri kabuledecekti. Diplomatların, fotoğraflardaki Mao Tse Tung gibi değil, aynen Batılılar gibi -pahalı kumaştan- takım elbiseler giymiş olmaları, buna karşın gravat takmamaları, hemen dikkatimi çekecekti… Oturduğum koltuğun yanındaki değerli sehpanın üzerinde duran sigaralığın içinde, ince, normalden çok uzun, filitreli sigaralar durmaktaydı. Çin Halk Cumhuriyeti’nde böyle sigaraların üretiliyor olmasına şaşıracaktım. İleride, “Çin sigarası bile içmiş adamım”, diyebilmek için, onlara, diplomatlara, o sigaralardan içip içemiyeceğimi soracaktım. Hemen buyur edeceklerdi, ve içecektim… Çinli diplomatlar, sonderece mesafeli, ve soğuk durmaktaydılar. Doğal olarak, ne istediğimizi, neden elçiliğe geldiğimizi soracaklardı…

Kıbrıslı gençler ve ben daha düzgün ingilizce konuşabilmekteydik. Genel isteme uygun olarak, Çin’de okumak istediğimizi belirtecektik. Diplomatlar, “Şu sırada Çin’de Kültür Devrimi oluyor, bu nedenle yabancı öğrenci kabuledemiyoruz!”, diye soğuk bir yanıt vereceklerdi… “Kültür Devrimi” adını alan olaylar hakkında ciddi, hatta herhangibir bilgimiz olmadığı için, “Olsun, siz devriminize devamedin, biz okuruz.”, biçiminde talebimizi sürdürecektik. Ozaman Çinli diplomatlar, “Peki ne okumak istiyorsunuz?”, diye soracaklardı. Bu kez ben, “Whampoa Askeri Akademisi”nde okumak istiyorum diye yanıt verecektim. Adamlar şaşkın suratıma bakacaklardı. Aslında, o günlerde, adını vermiş olduğum “Whampoa Askeri Akademisi” hakkında bilmiş olduğum tek şey, içsavaşın ve Japonlara karşı verilmiş olan savaşın büyük generallerinden olan, o günlerde ikinci adam konumunda bulunan ve Mao’nun yerini alacak kişi olarak ilanedilmiş olan Maraşal Lin Biao’nun “Whampoa Askeri Akademisi”nde okumuş olduğu idi. Şüphesiz, Lin Biao’nun yakın gelecekteki dramatik sonunu düşünemezdik…

Bir-iki cümle ile açıklayacak olursak… Çin’in ulusal demokratik devriminin, cumhuriyet rejimine geçişin (1911) büyük önderi konumundaki Sun Yat-senKuomintang’ın (Ulusal Parti) kurucusu ve lideri olan Sun Yat-sen, 1920’li yılların ilk yarısında ülkenin güneyinde egemendi. Batı’dan aradığı desteği bulamayan Sun Yat-sen, Genç Sovyetler Birliği ve Komintern ile anlaşacak, henüz doğum aşamasında olan Çin Komünist Partisi’ne legalite sağlamakla kalmayacak, aynızamanda onlara hükümetinde yer de verecekti. “Whampoa Askeri Akademisi”de o yıllarda, Sovyet yardımı ile ülkenin güneyinde kurulacaktı…  Asıl mesleği hekimlik olan Sun Yat-sen Mart 1925’de kanserden ölünceye dek, hatta Sun Yat-sen’in yerini almış olan Chiang Kai-shek 1927’de aniden komünistlere saldırıncaya dek, Çin Komünist Partisi ileKuomintang arasındaki ittifak sürecekti…

Chiang Kai-shek, Çin’in en büyük liman ve endüstri kenti Shanghai’de büyük bir katliam gerçekleştirecek, Komünist Partisi yanlısı onbinlerce işçiyi öldürecek, ve böylece uzun süreli bir içsavaşı başlatmış olacaktı… Sun Yat-sen henüz sağ ve egemenken, Sovyetler Birliği’nin yardımları ile, yeni rejimim ordusuna subay yetiştirmesi amacıyla, 1924 yılında, ülkenin güneyinde, “Whampoa Askeri Akademisi”ni kurmuştu. Akademinin komutanı, 1927 yılına dek gerçek düşüncelerini, duygularını ve muhtemelen gizli ilişkilerini saklamayı başaracak olan Chiang Kai-shek’ten başkası değildi… Şüphesiz ben, “Whampoa Askeri Akademisi’nde okumak istiyorum.”, derken, ne bu yazdıklarımı bukadar detaylı biliyordum, ve ne de artık “Whampoa Askeri Akademisi” adlı bir eğitim merkezinin olmadığından haberim vardı…

Ayrıca, adından başka “Kültür Devrimi” denen şeyin ne olduğundan da haberimiz yoktu… Bunun, Çin ekonomisine büyük zararlar vermiş olan, ekonomiyi yüzde 12 den fazla küçülten bir iktidar kavgası olduğundan, Mao Tse Tung’u yeniden en popüler ve bir numaralı lider yapmaya yönelik bir eylem olarak başlatılmış olduğundan habersizdik… Yine, 1970’li yılların başında, Mao’nun eşi ve ileride “Dörtlü Çete”nin lideri olarak ilanedilip yargılanacak olan Jiang Qing’in kontrolundaki basının, ülkenin iki numaralı kişisi ve Mao’nun ardılı ilanedilmiş olan Lin Biao aleyhine kampanya başlatacağını da bilemezdik. Jiang Qing’in yönettiği “Lin Biao’nun Mao’ya karşı kompla hazırladığı” propogandasının sonucu olarak Lin Biao, 1971 yılında, -Hava Kuvvetleri subayı- oğlunun kullandığı uçakla kaçmaya çalışırken, Moğolistan üzerinde düşerek (veya düşürülerek) yaşamını yitirecekti. Aynı yıl, 1971 yazında, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger gizlice Çin’i ziyaret edecek ve Başkan Nixon’un gelecek yıl Çin’e yapacağı ziyareti hazırlayacaktı. Nixon, Şubat 1972’de Çin’i ziyaret edecek ve Mao Tse Tung ile görüşecekti. En keskin anti-Amerikan ve devrimci söylemlerin Maocu Çin’i, artık açıkça, ABD ile birlikte aynı saflarda, Sovyetler Birliği’nin karşısında yerini alacaktı…

Anlatılması uzun sonderece dramatik olaylara neden olan “Kültür Devrimi” sırasında, devrime büyük hizmetler sunmuş karakterlerin en önemlileri, örneğin Maraşal Peng Dehuai gibi yaşamı fedakarlıklarla dolu kişilikler utanmazca aşağılanarak yokedilecekler, uluslararası değeri olan Lao She gibi büyük yazarlar intehara sürükleneceklerdi. Sonuçta, 1970’li yılların ilk yarısında, -zaten hızı kesilmiş olan- “Kültür Devrimi” adlı kaos tamamen sonlardırılacak, 1976 sonbaharında Mao’nun ölümünün ardında, Mao’nun eşi ve “Dörtlü Çete” olarak adlandırılan gurubun önderi Jiang Qingbaşta olmak üzere bazı kişiler yargılanacaklardı… Yeni Çin yönetimi, kitle manipülasyonu amacıyla putlaştırarak adını koruduğu Mao’nun yolundan tamamen kopacaktı. Deng Xiaoping önderliğinde Çin, devlet kapitalizminin egemen olduğu bir sisteme geçecek ve ekonomisini hızla toparlayarak günümüzdeki güçlü konuma yükselecekti. Fakat bu olana artık, “sosyalizm” adını vermek pek olanaklı değildir sanırım… O günlerde tüm bunları bilemezdim şüphesiz… Çin Halkının tarihi boyunca vermiş olduğu haksızlıklara karşı savaşıma, Çin devrimine, bu halkın insanlığın kültür mirasına yapmış olduğu büyük katkılara herzaman çok büyük bir saygı duymuş olmakla, ve tüm bunları öğrenip anlamaya çalışmakla birlikte, yaşamımın herhangi bir döneminde Maocu olmayacaktım…

Mesafeli, soğuk tavırlı Çinli diplomatlar, bizleri oradan kibarca göndereceklerdi. “Artık kalkıp gidin”, demeye getirmişlerdi… Kimbilir hakkımızda neler düşünmüşlerdi? Belki, “bazı tahtaları eksik” birileri olduğumuzu, belki de onları “yoklamak” için görevli olarak yollanmış olduğumuzu akıllarından geçirmişlerdi. Ya da, bunların hiçbiri değildi, ve belki onlar, bizimkine benzer ziyaretlere alışıktılar…

Tüm kamp boyunca sivil elbiseler ve iskarpinlerle dolaşmış olan Deniz Gezmiş ve diğerleri, tam Türkiye’ye geri dönerlerken, Demokratik Cephe yöneticilerinden askeri giysiler ve askeri botlar isteyeceklerdi. Demokratik Cephe’nin olanakları sınırlı idi, ve sahiboldukları sonderece sınırlı malzemeyi orada, kendi saflarında savaşacak fedaileri için kullanmayı amaçlamaktaydı. Sahiboldukları altı kaucuk, üstü birçeşit branda bezinden hafif ve kullanışlı çöl botları, Fransız tarihci Gérard Chaliand tarafından hediye edilmişti… İleride, savaş kampında, bizleri ziyarete gelecek olanGérard Chaliand ile karşılaşacak, onunla çadırda yaklaşık bir saat kadar sohbet edecektim. Ermeni asıl Fransız vatandaşıGérard Chaliand, daha önce üç kez Türkiye’yi ziyaret etmişti, halk şairi Karacaoğlan’a hayrandı. Karacaoğlan’dan ezbere dizeler okuyabilmekteydi… Anlatacağım…

Deniz’in ve diğerlerinin gürültülü israrları sonucu Cephe yöneticileri, suratları asık vaziyette bunları depolarına götürecekler, artık aralarında kalmayacaklarını bildikleri bu kişilere, eğitim boyunca disiplinsiz davranmış olan bu arkadaşlara, ve kendileri için masraftan öte bir yararı olmamış olan sözkonusu dört arkadaşa, istedikleri asker elbiseleri ve Fransadan gelme çöl botlarını vereceklerdi… Tekrarlamak gerekirse, bu arkadaşların orada kalmış oldukları süre, gözaltı günlerimizi ve ayrıca Şam’da ve Amman’da geçen 3- 5 günümüzü hesaba katarsak, kesinlikle birbuçuk aydan fazla değildi. Fakat Deniz, Ankara’da hapishane de karşılaşmış olduğu Erdal Öz’e, yaşamından sözederken, olanı değil, olmasını düşlediğini söyleyecekti. Yanılmıyorsam O, “Filistin’de üçbuçuk ay kadar kalmış olduğunu” anlatacaktı. Bu çocukça bir abartma idi, ve O’nun Türkiye’de gözükmüş olduğu tarihler ciddiyetle incelenirse, gerçeğin bu olmadığı kolayca anlaşılabilirdi. Buna karşın, bu ve daha başka konular üzerine internette birsürü palavra, yanlış bilgi yeralmaktadır… İşin gerçeği buna, “Filistin’e gitmek”te denemez. Çünkü, gittiğimiz yer, Suriye ve Ürdün idi. “Filistin örgütüne gittik” demek, gerçeğin ifadesi olur…

Deniz ve diğerleri, askeri giysileri ve değerli Fransız botlarını almalarının ertesi günü, Ağustos ayının ilk haftasının son günleri, veya ikinci haftasının ilk günleri içinde, Türkiye’ye dönmek üzere Şam’ı (Damaskus) terkedeceklerdi… Giderken sarılıp öpüştüğüm Deniz, beni kenara çekip, cüzdanını çıkartacak ve bana binbeşyüz (1 500) TL verecekti. Altı aylık öğrenci bursu demek olan bu para, benim için çok büyüktü ve yararlı idi. Duygulu iyi bir insan olan Deniz, beşparasız olduğumu anlamıştı ve cömertce bir ikramda bulunmaktaydı. İleride çok işime yarayacak olan bu parayı alacak ve teşekkür edecektim… O’da, Deniz’de benden bazı adresler isteyecekti… O yıllarda Malatya ve Antep, “devrimci” kentler olarak tanınmakta idiler. Aslında bu hatalı bir yargı idi ama, durum böyleydi… O’na, Deniz’e, Malatya’dan bazı Alevi köylülerin ve kent merkezinden bazı kişilerin adlarını ve adreslerini verecektim… O bunları alacaktı, ve ileride yeniden görüşüp görüşemiyeceğimizi bilmeden, yaratılmış olan dramatik hava içinde kucaklaşarak ayrılacaktık…

Deniz Gezmiş’in ve yanındakilerin “Filistin serüvenleri” sonbulmuştu ama, benimki daha sürecekti… Selehattin Okur (“Resneli Niyazi”) adlı küçük yalancıya gelince… Kendisini “fasulye gibi nimetten” göstermeye çalışan Selehattin Okur, “yukarılardan” biryerlerden, Deniz Gezmiş’i yargılamaya çalışmaktadır. Yine aynı yalancı, beni “onlarla birlikte dönmüş” gibi göstererek hakkımda iftiralar üretme çabası içindedir. Bu kendini bilmez küçük yalancı, herhangi bir mücadelede kullanmayacağı asker elbiselerini ve değerli Fransız botlarını Demokratik Cephe’den alırken, hiç vicdanı sızlamamışmıdır acaba? Bu tavrı ile O, yoksul fedailerin (gerillaların) haklarını gaspettiğini, herhangi birşey vermediği bu insanların haklarını yediğini, hiç düşünmemişmidir acaba?.. Asıl düşüncelerini gizlemeyen, içten pazarlıklı olmayan, vicdanı olan biri, oradaki yoksul insanlara gerçekten sevgi besleyen biri, herhangi bir savaşta kullanmayacağı bu eşyaları alırmıydı hiç?..

Artık savaş kampına gidecektim. Orada tek Türkiyeli olarak Filistinli arkadaşlarla kaynaşma, ve üç- beş kelime arapça öğrenme olanağım doğacaktı. Özellikle, bazı bölümleri hala aklımda olan devrimci marşları ezberleyecektim…

IV.  Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine

Artık üzerimde sivil elbiseler ve iskarpinler yoktu. Savaş kampına yollanırken, askeri giysiler ve o üstleri branda bezinden hafif Fransız botlarından vermişlerdi… İlk yollanmış olduğum yer, Irbid’in kuzeybatısında, Golan Tepeleri’nin Ürdün sınırı içine sarkan eteklerinde, Şeria’yı (Ürdün Nehri) besleyen kaynaklardan birine yakın ormanlık ıssız bir alandı. Burada, çam ormanları ile kaplı alçak tepelerden birinin içine uzanan oldukça büyük bir mağaraya yerleşmiştik. Sekiz- on kişiden fazla değildik… Böceklerden, haşarattan korunabilmek amacıyla, mağaranın içini önceden yakmışlardı. Bu nedenle, mağaranın tüm duvarları simsiyah is ile kaplıydı. Bu temizlik operasyonuna karşın, haşarat, insanın heryanını ısırıp kaşındıran pire benzeri bilemediğim yaratıklar, veya gerçekten pireler, ya tam yokolmamışlardı, ya da hızla yeniden üremişlerdi. Sürekli kaşınmakta idim… Battaniyelerimizi serip yattığımız mağaranın içi oldukça serindi…

 

Burada, söndürmek için çok uğraştığım bir küçük orman yangınına tanık olacaktım… Sözkonusu yerde bir hafta kadar kaldıktan sonra, daha güneyde bir kampa yollanacaktım. Gurubumuz dağıtılmıştı…

 

Yeni kampım, iki tarafında tepeler yükselen bir vadide üç çadırdan oluşmaktaydı. Vadide, çadırlarımızın hemen yanında, köylülerin ekili arazileri ve dört- beş kadar incir ağacı vardı. Hemen yanımızda, berrak soğuk suyunun içinde siyah birtakım böcekler dolaşan bir kaynak bulunmaktaydı… Vadinin içinden, çadırlarımızın olduğu alanın hemen önünden, iki- üç metre kadar daha yüksek alandan bir yol geçmekteydi. Toprak yol, yakındaki köye doğru gitmekteydi… Alçak tepelerden birinin eteğine, yaklaşık otuz derecelik bir bayıra kurulmuş olan köyün hemen girişinde bir çeşme vardı. Köyün taştan çok güzel evlerini görünce, şaşıracaktım. Burasının, çocukluğum sırasında Orta Anadolu’da görmüş olduğum kerpiç evli bazı köylerden çok daha gelişmiş, ve varlıklı olduğu aklımdan geçecekti. Yanılmıyorsam köyde 40- 50 kadar ev vardı… Bir de, sözünü etmiş olduğum yol kampımıza ulaşmadan hemen önce, yolun kenarında, tekbaşına duran büyükçe bir ev göze batmaktaydı… Sakallarım uzamıştı. İlk kez sakal bırakıyordum, ve görenler beni Batılı biri sanıyorlardı. İleride de bu hep böyle olacaktı… Özellikle Türkiyeli kızların hemen yanımda rahatça, çekinmeden yaptıkları dedikoduları dinlemek çok eğlenceli olacaktı…

 

Kampın komutanı, benden 4- 5 yaş büyük, 1.75- 1.78 kadar boyu olan, eli-yüzü düzgün, esmer kıvırcık saçlı bir Mısırlı idi. Kahire Üniversitesi’nde Arab dili ve edebiyatı okurken, kalkıp buraya gelmişti. İyi, yumuşak bir insandı ama, biraz fazla uykucuydu… Aramızda ingilizce anlaşıyorduk. Bu genç adam, komutan, benimle dost olacaktı… Kampta onbeş kadar gerilla bulunmaktaydı. Bunların hepsi ile dost olacaktım ama, benimle daha çok yakınlaşan kişiler, rahatça anlaşabildiğim kamp komutanı, benden bir-iki yaş daha büyük Iraklı bir gerilla, ve ancak bir-iki kelime ingilizce bilen “Che Guevara” olacaktı. “Che Guevara” ile çat-pat anlaşacaktık… Benden daha genç, şakacı komik bir oğlan olan “Che Guevara”nın gerçek adını hiç sormayacaktım şüphesiz. Anasını-babasını yitirmiş, yokluk içinde büyümüş iyi kalpli bir oğlandı “Che Guevara”. Herhangi birşeyi, iç çamaşırları dahi olmadığı halde, inancı doğrultusunda, -maaş vermeyen- bu örgüte, Demokratik Cephe’ye katılmıştı… Bizim “Che Guevara”nın giydiği asker elbiselerinin altında iççamaşırı yoktu…

Her sabah gündoğarken kalkıyor, o sahipsiz incir ağaçlarına gidiyor, henüz akşamın serinliğini koruyan olgunlaşmış incirleri yiyerek ilk kahvaltımı yapıyordum. Bunlar, yaşamım boyunca yemiş olduğum en güzel incirler gibi gelecekti bana.. İncirler bir anda değil, süreç içinde parça parça olgunlaşmakta idiler. Ağostos ayının ortalarından sonra, ve Eylül ayında o kampta olduğum için, incirler olgunlaşmaya başlamışlardı… İçinde küçük siyah böcekler dolaşan serin ve tatlı berrak sulu kaynaktan suyumu içiyordum. Bilmem neden, sanırım su nedeniyle, sürekli ishalale yakalanmaktaydım… Bu kampta yemek boldu. Bol bol, ekmek ile tahin-pekmez yiyorduk. Kekikli zeytinyağı, en sevdiğim şeyler arasında idi… “Çay Iraki” denen bol şekerle birlikte kaynatılmış zehir gibi koyu çayı içemiyordum ama, normal çay yapmamın olanakları vardı…

Birgün kampımızı, yaklaşık iki metre boyunda orta yaşlı bir adam ziyaret edecekti. Bu Batılı devin, Dördüncü Enternasyonal’in (Troçkist Enternasyonal) lideri olduğu söylenecekti. Adamın fransızca konuşması Arapçaya çevrildiği için, birşey anlamamaktaydım ama, söylenenler, daha sonra, kamp komutanı tarafından bana özetlenecekti… Onlara göre, bu uzunboylu kişinin dedikleri arasında en önemli şey, ihtilal hareketlerine yardımcı olması için bir silah fabrikası kurmaya hazırlandıkları, ve makineli tüfek üretmeyi düşündükleri üzerine olandı…

Birgün kamp komutanı, bana, “Gel seninle yemeğe gidelim, davetliyiz…”, diyecekti… Kahireli komutanın peşine takılacaktım. Birlikte, biraz önce sözünü etmiş olduğum köye doğru giden yolun üzerinde, daha kamp yerine ulaşmadan biryerlerde tek başına duran büyük taş yapıya gidecektik… Sözkonusu evde bizi, 8- 10 kadar Arab köylüsü -dostca- karşılayacaktı. Toplam 10- 12 kişi olmuştuk… Büyük, dikdörtgen biçiminde bir salona alınacak, duvarların kenarlarına dizilmiş minderlere oturacaktık. Ortada, salonu boydan boya kaplayan güzel bir kilim vardı. Başka da mobilya yoktu… Komutan, beni köylülere tanıtacak, hakkımda kısaca bilgi verecekti ama, ne dediğini tam anlayamıyacaktım. Aralarında arapça konuşuyorlardı şüphesiz…

Türk olduğumu öğrenenler, hemen Abdülhamid’den (II. Abdülhamid) övgüyle sözediyorlardı, O’nu bilmiş olmaktan gurur duydukları anlaşılıyordu. Cumhuriyet, ve Cumhuriyet’in kurucuları hakkında akıllarına birşey gelmiyordu, bundan sözetmiyorlardı… Şüphesiz bu durum hoşuma gitmiyordu ama, onlarla tartışamazdım. Gülümsemekle, ha ha anlamına kafayı sallamakla yetiniyordum… Neden böyleydi bilemiyorum ama, II. Abdülhamid, Ürdün’de sık sık karşıma çıkacaktı…

Birsüre sonra, ortaya geniş bir tabure, ya da yer sofrası koyacaklardı. Ardından, içi tepeleme pilav dolu kocaman bir tepsiyi taburenin üzerine yerleştireceklerdi. Pilavın üzerinde, kemiklerinden ayıklanmış bol miktarda tavuk eti vardı. Tavuklar haşlanıp ayıklanmışlardı… Herkese yetip te artacak bu yemeğin, tavukların ve pilavın üzerine, safran ile hazırlandığı belli olan sarı bir sos dökeceklerdi… Sonunda, herkesi sofraya buyur edeceklerdi. Altımızdaki minderlerle birlikte, kocaman yuvarlak yemek tepsisinin kenarında bir çember oluşturacaktık… Sofranın kenarına, aynızamanda kaşık, bardak ve ince tandır ekmekleri de yerleştirmişlerdi…

Ben, elime kaşığı alacak, ve kaba bir davranışta bulunmama düşüncesi ile pilavı kenarından az az kaşıklamaya başlayacaktım. Ürdünlü köylüler ise, safranlı sos ile daha da yumuşamış olan pilava ellerini daldırmakta, aldıkları pirinci avuçları içinde sıkıp bir yumru oluşturmakta, ve yumurta benzeri bu pirinç topunu ağızlarına atmaktaydılar. İlk kez böyle birşey görmekteydim… Gülerek bana takılacaklardı. Söylediklerini kamp komutanı çevirmekte idi… Köylüler bana, “Kaşıkla yediğine, bizler gibi yemediğine göre, bizleri beğenmiyor galiba.”, diyerek takılmışlardı… Kaşığı hemen birkenara bırakacak, ve ben de elimi pilava daldıracaktım. Yağlanan ellerimle pirinç yumrularını yutmaya başlayacaktım. Arada herkes gibi tavuk parçaları da alıyordum… Çok kısa birsüre sonra elle yemeyi bırakıp, neredeyse yufka ekmeği kadar ince olan tandır ekmeklerini küçük parçalara bölecek ve -bizim köylerde insanların yapıyor oldukları gibi- bunları kaşık yerine kullanarak yemeyi sürdürecektim. Onlar gibi elle yemem hoşlarına gitmişti, onları küçümsemediğim kanısına varmışlardı… Güzel bir yemek olmuştu…

Yukarıda anlatmış olduğum olayın dışında birgün, daha önce sözünü etmiş olduğum Iraklı genç bana, birlikte köye gitmeyi teklif edecekti. Orada sevdiği bir kız vardı, bir bahane ile kızın evine uğramayı düşünmekteydi ama, yalnız giderse amacı açıkça belli olurdu. Yanına beni de katıp, sanki bir iş için köye gelmiş te, bu arada tesadüfen kızın evine de uğramış numarası yapacaktı… “La habar la…” (“Haber yok”) dizeleri ile başlayan bir Irak şarkısını çok seven bu genç ile, yaklaşık on dakika kadar sonra köyün girişine ulaşacaktık…

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, köyün hemen girişinde bir çeşme vardı, ve o sırada çeşmenin başinde iki- üç genç kadın tenekelerine su doldurmaktaydılar. Öyle kaç-göç, kapanma falan yoktu. Kadınlar, genç kızlar, sonderece rahattılar. Uzun siyah entarileri ile kafalarının tepesinde su dolu tenekeleri taşırlarken, alabildiğine alımlı idiler. Değme manken onlar kadar güzel yürüyemezdi…

Çeşmenin önünde bir de 3- 4 yaşlarında güzel bir oğlan çocuğu vardı. Çocuklar benimle, ya da ben onlarla gayet iyi anlaştığım için, hiç çekinmeden bu çocuğu da sevmeye kalkışacaktım… Elim oğlana uzandığı an, çocuk, şeytan görmüş gibi, korkunç bir yaratığın saldırısına uğramış gibi, -gözleri yuvalarından fırlamış vaziyette- çığlıklar atmaya başlayacaktı. Nedenini anlayamadığım bu çığlıklar, alabildiğine korku yüklü ve iç paralayıcı idiler. Çocuğu belki yatıştırırım düşüncesi ile hamle yapınca, oğlanın çığlıkları daha da feci bir hal alacaklardı. Ozaman şaşkın geriye çekilecek, başkalarının çocuğu sakinleştirmesini bekleyecektim. Başıma ilk kez böyle birşey geliyordu, ve canım çok sıkılmıştı…

Oğlanın neden böyle korktuğunu bana açıklayacaklardı… Çocuk Yahudilerden korkutulmuştu, hem de çok korkutulmuştu, ve beni Yahudi sanmıştı. Tanıdığı Araplara benzemiyordum, silahlı idim, ve sevmek için üzerine giderken, türkçe bir- iki sözcük çıkmıştı ağzımdan. O, türkçe ile ibraniceyi ayırd edemezdi şüphesiz… Olay anlaşılmıştı ama, yine de çok sıkılmış, suçluluk duygusuna kapılmıştım… Oradaki Araplar Türk olduğumu öğrenince çok şaşıracaklar, ve “biz seni Fransız sandık”, diyeceklerdi. Ve yine hemen Abdülhamid adını anacaklardı. “Bak biz Türkiye hakkında birşeyler biliyoruz, boş değiliz”, demeye getirmekteydiler…

Gideceğimiz ev, beş dakikalık mesafede, bir bayırın üzerinde idi. Henüz kırk yaşını geçmemiş uzun boylu, sonderece alımlı güzel bir kadın tarafından karşılanacaktık. Kocası evde olmadığı halde O, bizi içeriye buyur edecekti. Davranışları sonderece rahattı, kendinden emindi… Kadının sekiz çocuk doğurmuş olduğunu öğrenince, şaşıracaktım. Bukadar çocuktan sonra formunu korumuş olması ilginçti… Iraklı arkadaşın aramış olduğu kız evde yoktu. Kadın, bana ve Iraklı arkadaşıma kahve ikram edecekti. Onlar aralarında biraz sohbet ettikten sonra, kalkıp kampa dönecektik… O’nun, Iraklı gencin açısından köye boşuna gitmiştik ama, benim için sonderece ilginç bir gezi olmuştu…

Kamp yerine birgün, örgütün liderlerinden biri gelecekti. Bu kişi, 1.75 boylarında, beyaz tenli, ve 30- 35 yaşlarında göstermekteydi. Konuşmalarından, yüksek eğitimli olduğu, teknik işlerden anladığı hissedilmekteydi… Sözkonusu kişi, bizlere, Sovyetler Birliği üretimi RPG-7 roketatarları, ve bu tek parça silahla atılan roketler üzerine bilgi verecekti… Tanklara, zırhlı araçlara, koruganlara karşı kullanılabilen bu tek parçalı roketatar, Menteş’te, Harbiye kampında kullanmış olduğum ABD üretimi iki parçalı bazooka (birçeşit roketatar) adlı silaha göre çok daha kullanışlı ve üstün niteliklere sahipti…

Sözkonusu roketatarların her ikisi de omuza yerleştirildikten sonra nişan alınıp ateşlenmektedirler ama, bazooka adlı birbirine geçme iki borudan, bir soba borusu çapında iki borudan oluşan silahı kullanabilmek için iki kişi gerekmektedir. RPG-7’ye göre daha kaba ve ayrıntılı olan bazooka adlı silahı, nişancı er omzuna alıp yere dizçöktükten sonra, nişan alanın yan tarafında duran doldurucu er, roketi, sözkonusu iki parçalı borunun arka tarafından içeri sürer ve nişancının miğferine eliyle vurarak silahın hazır olduğunu bildirir… Bu roketatarda, bazooka adlı silahta, ayrıntılı bir nişan dürbünü vardı, ve kaza ile dürbün kırılacak olursa, silah işe yaramaz. Ayrıca, eğitimsiz kişilerin sözkonusu dürbünle nişan almayı öğrenmeleri de okadar kolay değildir. Yine ayrıca, aynı silahın tetik mekanizması da oldukça karmaşıktır. Bazooka silahının arkasına yerleştirilen roket, tetik mekanizmasından gelen kablolar aracılığıyla indiction akımı sayesinde ateşlenir. Tetik, bir bobinin içine giren mıknatıstan oluşmaktadır, ve mıknatıs bobinin içinde hareket ederken doğan akım, roketi ateşler. Ateşleme işlemi gerçekleşirken, nişancı tetiğe bastıktan sonra ateşleyici akımın doğuşunda gecikme, veya başka bir aksaklık olabilir. Bunun sonucu olarak, roketi kullananlar şaşırabilirler…

Doldurucu er yan tarafta durmaktadır, çünkü, roketi ileriye fırlatan enerji, bu işlevinin hemen ardından, anında, benzer şiddetle geriye doğru da boşalır. Bu silahlarda geriye, havaya boşalan enerji, otuz metreye dek silahın gerisinde duran canlıları öldürebilir, veya ağır yaralayabilir. Aynı nedenle, sarsılmadan ateş edebilen, ve enerjisini aynızamanda gerisine doğru boşaltabilen silahların tümünün arkasında durulmaz. Yine bu tip silahlar, atıştan sonra sık sık yer değiştirmek zorundadırlar; çünkü, geriye giden enerji toz- toprak kaldırarak silahın yerini düşmana belli edebilir… Toplar, piyade tüfekleri, benzeri silahlar, atış sırasında sarsıntı geçirirler, çünkü, aynızamanda geriye doğru tepen ve boşluğa gidemeyen enerji, silahı sarsar… Roketatarların, geri tepmesiz topların enerjileri ise, geriye havaya, boşluğa gittiği için, silahın namlusu sarsılmaz, hedefi tam istenen yerden vurabilir, nokta atışı yapabilirdi. Bu sözünü etmiş olduğum son gerçek, şüphesiz RPG-7 roketatarları ve benzer tüm silahlar için geçerlidir. Bunun yanında, RPG-7’nin çok başka üstün yetenekleri vardı…

Bir kez, bazooka silahına göre çok daha ince, tek parça ve kolay taşınabilir RPG-7 roketatarı, bir asker tarafından kullanılmaktadır. RPG-7, piyade tüfeklerinde olduğu gibi çok basit, güvenilir mekanik bir tetik mekanizmasına sahiptir. Aynı roketatarın nişanalma sistemi de, yine piyade tüfeklerinde olduğu gibi göz- gez- arpacık üçlüsünden oluşmaktadır. Okul yüzü görmemiş tamamen eğitimsiz bir er bile bu silahla kolayca nişan alabilir ama, sadece hedefin mesafesini doğru tahmin etmek zorundadır… Bazooka, 100- 120 metre de etkili olabilir ve en çok 300- 320 metre mesafeye dek ateş edebilirken, menzili 900 meteden biraz fazla olan RPG-7 roketatarının roketleri, 200 metreye dek sonderece etkili olabilmektedirler. Etki oranı düşşe de, aynı roketatar, 500 metreye dek etkili vuruşlar yapabilmektedir…

RPG-7’nin roketlerini taşımakta oldukça güvenliklidir. Çünkü, roketin patlayan, delici ve yıkıcı etki yapan bölümü ile ateşleyici, patlayıcıyı taşıyıcı bölümleri ayrı ayrı durmaktadır. Yanlış anımsamıyorsam 8.5 cm çapında bir silindir olan ateşleyici, ya da taşıyıcı kimyasal, ateşlemeden hemen önce -hedefi vuracak olan- roketin arkasına monte edilir. Bundan sonra roket, bir bütün olarak roketatarın ön talafına yerleştirilir… Her iki silahta da hedefi vuran roketlerin iç bölümleri, roketin ön tarafına, hedefle çarpışan yere doğru genişleyen bir koni biçimindedir. Geniş yanı, açık yanı roketin ön kısmına doğru olan bu koninin içine, sonderece etkili TNT (trinitrotoluene) veya daha modern ve etkileyici bir patlayıcı yerleştirilmiştir… Patlayıcının yerleştirilmiş olduğu koninin ağzı, geniş tarafı, roketin ön kısmına, roketin hedefe çarptığı kısma doğru olduğu için, çarpma ile birlikte ateşlenen patlatıcı fünye, TNT’yi veya daha etkili diğer bir patlayıcıyı ateşlediği zaman, roketin içindeki patlayıcının tüm enerjisi, yoğun biçimde ön kısma, roketin hedefe çarpmış olduğu kısma doğru akar. Hedef eğer bir tank veya bir başka zırhlı araç ise, öne doğru akan enerji, zırhı eritip kolayca deler…

RPG-7 roketleri hakkında bilgi vermiş, roketin nasıl kullanılabileceğini göstermiş olan Cephe yöneticisi, kişisel olarak çok daha uzun menzilli bir roket tasarımı üzerinde çalıştığını anlatacaktı. Şüphesiz O’nun böyle birşeyi başarıp başaramadığını hiç öğrenemeyecektim… Aynı kişi ve “Che Guevara” ile birlikte, ileride, Şeria (Ürdün Nehri) kıyısında üç gün keşif yapacak, “Kızıl Hat” operasyonu için bilgi toplayacaktım… Sözkonusu Cephe yöneticisi, birsüre, bizlerle birlikte kampta kalacaktı…

Savaş kampında geçen günlerimiz sırasında birgün, ziyaretimize, Ermeni asıl Fransız tarihci Gérard Chaliand gelecekti. Kendi anlatımına göre Gérard Chaliand, Türkiye’yi üç kez ziyaret etmişti. Ben de O’nu “Türk Solu” dergisinde yayınlanmış olan söyleşilerinden anımsamaktaydım. Gérard Chaliand’ın Latin Amerika’da süren gerilla hareketleri hakkında kitapları vardı. Şimdi’de Filistin halkının mücadelesi ile, özellikle Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe ile ilgilenmekteydi. Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi Gérard Chaliand, o güzel çöl botlarını Cephe’ye hediye etmiş olan kişi idi… Türkiye’den geldiğimi öğrenince, benimle özel olarak ilgilenecekti…

Gelmiş olduğu günün akşamı, çadırda, Gérard Chaliand ile -yalnız başıma- bir saat kadar sohbet edecektim. O bana, Türk halk edebiyatına, özellikle Karacaoğlan’a hayranlık duyduğunu söyleyecek, Karacaoğlan’dan ezbere türkçe dizeler okuyacaktı… Dünyadaki gerilla hareketleri üzerine konuşurken, altını çizerek, “böyle birşeyin Türkiye’de olamayacağını”, söyleyecekti. O, endişeli bir uyarışla, “Sakın, sakın Türkiye’de böyle bir iş yapmaya kalkışmayın, sonu trajik olur; Türk ordusu çok güçlü.”, diyecekti… Benim zaten böyle birşey yapmaya niyetim yoktu; Filistin örgütü içinde sürekli kalmaya kararlı idim ama, ileride farklı birtakım gelişmeler sonucu, ve aynızaman kendi hatalı davranışlarım nedeniyle tuzağa düşecektim…

Aslında, hapisten çıkmamın hemen ardından, beni Filistin örgütüne tekrar geri dönmekten alıkoyan kişinin yalanları, aynı kişinin “komünist partisi kuruyoruz” ve askerlerin sadece bizlerle ilişkide oldukları üzerine mavalı, karışmış olduğum son işe katılmama neden olmuştu. Birsüre sonra büyük bir pisliğe bulaşmış olduğumu anlayacaktım… İkili oynayabilen, içine sürüklenmiş olduğu duruma göre rahatca saf değiştirebilen, kimseye sevgisi ve bağlılığı olmayan, kadın-erkek tüm ilişkilerini sadece kullanılacak nesneler olarak gören, hızla yükselme tutkusuyla herkesi rahatca aldatabilecek yapıda olan güç peşindeki bu hastalıklı ve kullanıldıktan sonra yokedilmiş olan zavallı karakterin, zavallılığı ölçüsünde toplum için çok tehlikeli olabilen bu zeki psikopatın neler yapabileceğini o yaşta anlayamazdım. Aynı psikopatın, çevresi ve hatta Türkiye’de gelişmekte olan yığınsal demokratik hareket için nekadar tehlikeli olabileceğini o yaşlarda hemen anlayamazdım. Başkalarını kullandığını sanarken kendisi de kullanılan böyle bir psikopatın nasıl oluştuğunu bilebilmek, onun çocukluğunu, ne ölçüde hastalıklı bir çevrede yetişmiş olduğunu bilebilmekle mümkündü ancak…

Dört-beş yaşlarında bir çocuğu ağaca bağlayıp kamçı ile döverlerse, aynı çocuğun ileride neler yapabileceğini düşünmek mümkün sanırım… “En yakınım, elinde yetiştiğim” dediği kişi, paranoya teşhisi ile en az otuz kez Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastahanesine kapatılmışsa; ve bu kişi aynızamanda uyuşturucu işlerine de bulaşmış biri ise; aynı kişi, psikopatlık teşhisi ile bando astsubaylığından kovulmuş bir dolandırıcı ise, böyle ve anlatılması utanç verecek çok daha iğrenç ilişkiler ağı içinde yetişmiş bir çocuğun nasıl bir psikopat olabileceğini anlamak mümkün sanırım… Ben o yaşta tüm bunları analiz edebilecek durumda değildim. İnsanları gelmiş oldukları çevreye göre değil, hatalı biçimde, verdikleri sahte görünümlere bakarak değerlendirmeye çalışıyordum, öyle kolayca değişebileceklerini sanıyordum, kökü olmayan inançsız sözlerine kolayca inanabiliyordum… Artık günümüzde dünyada ve Türkiye’de, yığınların demokratik arenada güçlerini göstermelerini engellemeye, sağlıklı yığınsal demokratik bir sosyalist hareketin doğup gelişmesini engellemeye, toplum üzerindeki gerici faşist baskıların süreklilik kazanmasını sağlamaya çalışan yerli-yabancı birtakım servislerin, kitlelerden kopuk bireysel terörü el altından besleyip kışkırttıklarını, bunların sahte “kahramanlarını” kontrollarındaki ajan gazeteciler ve medya aracılığıyla yüceltip “önder” gibi göstermeye çalıştıklarını anlamamak için vicdansız bir ahmak olmak gerekir herhalde.

Panik halinde 13 yaşında bir kız cocuğunu rehin alıp, kız kurtarılıncaya dek, üç gün boyunca bu cocuk üzerinden pazarlık yapmaya kalkan, Türkiye tarihindeki en yoğun anti-komünist propogandaya yolaçan birisinin sosyalist, komünist, insancıl bir karakter olamayacağını, yapılan bu ahlaksızca işin onursuz psikopat bir karaktere özgü olabileceğini, ve böyle birisinin yakalandıktan sonra kendisini yakalayanlarla kolayca anlaşabileceğini anlamamak için ahmak olmak gerekir herhalde. Polisin, emniyet güçlerinin, kanıtlandığı üzere polis şeflerinden Ilgız Aykutlu’nun neler olacağını en azından onbeş gün önceden bilmesine karşın kaçırılmasına izin verdiği ve kaçırıldığı yeri bildiği halde demokratik kurumlara yönelik baskıları arttırabilmek için öldürülmesine izin verdiği bir konsolosu, “kendini kanıtlama” düşüncesi ile peşinen öldürmeye karar vererek olamayacak şeyler isteyen, ve ardından uyurken bu insanın kulak arkasına üç mermi sıkan birisi, ruhsal olarak sağlıklı, insancıl, sosyalist, komünist, Kemalist, veya başka bir ideolojiye sahip biri olabilirmi? Eline düştüğü güçle anlaşarak bu hastalıklı cinayetini tamamen günahsız birinin üstüne yıkan biri, kriminal bir psikopattan başka birşey olabilirmi? İnançsızca ve yalan yanlış tüm yazıp söyledikleri biryana, böyle birisinin, konjonktüre göre “Kemalist”, “sosyalist” vs. tiyatroları oynaması ne anlam taşır? Bunların hepsinin sonderece açık gerçekler olmalarına karşın, kitlelerden kopuk terörün sürmesini isteyen servislerle kol kola böyle bir kriminal psikopata “sosyaliz”, “Kemalizm” vs. adına sahip çıkmaya çalışan, devletin, ve büyük burjuvazinin propoganda makinelerinden yararlanarak devrimci tiyatrosu oynayan moralsiz kişilere ne demek gerekir acaba? Bunların, bilinçli ajanprovokatörlerde, yığınsal sağlıklı demokratik bir sosyalist hareketin gelişmesini engellemeye çalışan bilinçli ajanprovokatörlerden ne gibi bir farkları olabilir?

Yine de moralimi bozmayacak, aldatılarak bulaşmış olduğum pislikte, insanların yaşamlarını kurtarmaya, ve toplumu bu tip ihanetlere karşı uyarmaya çalışacaktım… Fakat karşımda, kitlelerden kopuk terörün sürmesinde politik yararı olan, yarım yamalak ta olsa Türkiye’de gelişmekte olan sosyalist hareketi, kitlesel mücadeleyi, sendikal mücadeleyi bu sayede (bireysel terörün yüceltilmesi sayesinde) ezebilen bir güç vardı. Kitlesel mücadeleyi ezmek, yığınlarla bütünleşme yolunda olan bir sosyalist hareketin doğup gelişmesini engellemek amacında olan bu güç, kitlelerden kopuk terörün ikili sahte “kahramanlarını” topluma, “sosyalist” gibi, “komünist” gibi, “halk savaşcısı” gibi, gerekirse “Kemalist” gibi tanıtmaya çalışacaktı ve çalışmaktadır. Medya üzerinde de egemenliği olan bu güç, Batılı kardeş servisler ile birlikte CIA’dan ve yerli ortaklarınden başkası değildi ve onlar operasyonlarında başarılı olacaktı, ve başarıları halen sürmektedir…

Hastalıklı sahte “kahramanları” ile birlikte bireysel terörün yüceltilmesi sayesinde, Türkiye’de, kitlesel sosyalist hareket alabildiğine güdük kalacak, parçalanacak, önemli ölçüde devletin ideolojik denetimi altına alınacaktı. Bu provokasyonlar ve sağlıklı ideolojik bir pusulaya sahibolamaması sayesinde sosyalizm, gelişip kitlelerle bağ kurma olanaklarından yoksun kalacaktı… Ve malesef hala günümüzde, yığınsal gençlik hareketi ile kitlelerden kopuk terörü, demokratik süreçlere en büyük zararı vermiş olan bireysel terörü aynı sepete koyarak “bir peri masalı” gibi topluma sunmaya çalışan ahlaksızlar, isim yaptırılmış bazı ajan gazeteciler, geçmişin rantını yeme peşinde olan işe yaramaz birsürü sahtekar utanmaz yalancı bulunmaktadır, ve bunlar “devrimci” maskeleri ile ortalıkta fink atmaktadırlar. Gerçekten yaşamadıkları için, üç-beş cümleyi geçmeyen uydurma öykülerini, TV ekranlarında, bir emekli havasında, artık bu işleri çoktan gerilerde bırakmış birileri havasında anlatmaktadırlar…

Tekrar Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe içinde yaşananlara dönecek olursak… Daha önce bizlere RPG-7 roketleri hakkında bilgi vermiş Cephe yöneticisi, 1969 Ağustos ayının üçüncü veya son haftası içinde birgün, beni ve “Che Guevara”yı yanına alacaktı, ve bir arazi aracıyla yola düzülecektik. Portakal ve muz bahçelerinin arasından geçen yolda iki saat kadar, belki biraz daha fazla gittikten sonra, gün kararırken, “ertesi gün yine kendi küllerinden dirilecek olan” Fenix (Zümrüt-ü Anka, güneş) “Kaf Dağı”nın arkasında ölüme yatarken, derinliği deniz seviyesinin altında 400 metreye, hatta biraz daha fazlaya dek ulaşan çukurun kıyısına varacaktık. Ölü Deniz’e (Galilee Denizi) doğru giderek daha da derinleşen vadinin derinliğinde, tozlu-kükürtlü çölün tam ortasında Şeria (Ürdün Nehri), yemyeşil bir yılan gibi kıvrılarak akmaktaydı. Uzaktan nehrin kendisini değil ama, kıvrılarak uzanan yemyeşil yılanı, nehrin iki yakasındaki yeşilliği görmekteydik…

Tam kıyısına ulaşmış olduğumuz çukurda, bazı kovboy filmlerinde görmeye alışık olduğumuz türden hayalet bir kent vardı. Haziran 1967’de yaşanmış olan Altı-gün Savaşı sırasında, Karami adlı bu kentin tüm evleri isabet almıştı. Sonuçta, Karami halkı göçetmek, kenti olduğu gibi boşaltmak zorunda kalmıştı… Bir- iki uyanık işadamı, boşalmış tek katlı okul binalarının geniş odalarını tavuk çiftliği olarak kullanmaktaydı. Nedense, boşalmış yaralı evlerin tümü de tek katlı idiler… Çukurluğun kıyısında, meyvaları yavaş yavaş olgunlaşmaya başlamış üç- beş adet devasa hurma palmiyesi yükselmekteydi. Hurma palmiyelerinin yanından yüzünüzü Şeria’ya doğru döndüğünüz zaman, sol tarafta kalan dar ve uzun arazi, yemyeşil ekiliydi. Bu bostanlardaki küçük boy yeşil biberler, ve diğer sebzeler olgunlaşmışlardı. Bostanların sahipleri kimlerdi ve nerede yaşıyorlardı, bilemezdik. Çok uzak biryerde olmamalıydılar…

Sınırsız derinlikteki göğün karanlığı, -o güne dek yaşamımda görmemiş olduğum kadar çok- milyonlarca yıldızla kaplanınca, iki Filistinli ve ben, üç kişi, çukurun derinliklerine doğru yürüyecektik. Bastığımız zemin, kumu olmayan, tozlu ve kükürtlü garip bir çöldü. Botlarımız, bağcıklarına dek toza gömülmekteydi. İsrail tarafının arada göğe fırlattığı aydınlatma fişekleri ile irkiliyor, ve önümüzü daha net görebiliyorduk. Gerçi, bulutsuz, berrak gökyüzü görmeye engel değildi ama, aydınlatma fişekleri bir an içinde olsa geceyi gündüze çevirmekteydiler… Anlaşılan İsrail tarafı, gece de olsa karşı yakayı, Ürdün tarafını sürekli izleme çabasında idi. Sanırım bu gözetleme, doğrudan Ürdün ordusu ile ilgili olmayıp, Şeria çukurunda bir Filistin Fedai hareketliliği olup olmadığını anlayabilmek içindi… Tam ortada, daha da derin bir çukurda akmakta olan Şeria’nın iki yakasında, Şeria boyunca uzanan yeşilliğin sonbulduğu alanda, her iki yakada da nehirden 300- 400 metre kadar ötede, nehir boyunca, İsrail ve Ürdün mevzileri uzanmaktaydı…

Ulaştığımız Ürdün mevzilerinin hemen önünde, 4- 5 metre derinliğinde bir yar vardı. Şeria’nın yeşilliği, bu yarın hemen dibinde başlamaktaydı. Şeria, içinde olduğumuz çukurun ortasında, daha da derin bir çukurda, sessiz sedasız, tembel tembel akmaktaydı. Artık, deniz seviyesinin yaklaşı 400 metre kadar altındaydık. Sanki bir masal dünyasında, bambaşka bir gezegende idik… Gittiğimiz mevzide Ürdünlü askerler bizleri dostaca karşılayacaklar, ve hemen kendi şapkalarını bizlere giydireceklerdi. İsrail tarafının gözetleme yapmakta olduğunu biliyorlardı, ve Filistinli gerillaların Ürdün mevzilerine gelmiş olduğunu anlamalarını istemiyorlardı. Çünkü böyle bir durumda İsrail ordusu, bedeli, Ürdün birliklerine ödetmekteydi…

Ürdün mevzileri, yerin, çöl kıvamında tozlu sert toprağın altına oyulmuş, duvarları ve tavanı kalaslarla desteklenmiş küçük odalardan, ağır bombalara karşı olmasa da, yine de bir ölçüde güvenlikli siperlerden oluşmaktaydı.Gördüğüm askerlerin ellerinde, taşınması kolay, AK-47’lerden ve diğer piyade tüfeklerinden çok daha hafif karabinalar, ABD üretimi M2 Carabin silahları vardı. İki kilo 250 gr ağırlığındaki bu tam ve yarım otomatik atış yapan silahların magazinleri (şarjörleri), 15 mermi kapasitesine sahipti. Filistinli fedailerin kullanmakta oldukları AK-47 (Kalashnikov) tüfekleri, her açıdan mukayese kabul etmeyecek ölçüde bu M2 Carabin tüfeklerinden daha üstündü şüphesiz. Fakat, Ürdün ordusunun başka ağır silahları da vardı. Ve sanırım artık Ürdün Ordusu, daha modern piyade tüfeklerine sahiptir…

Ürdün ordusunun temelini Bedevi askerlerin, ve Kafkaslar’dan göçme Çerkes-Çeçen asıllı subayların oluşturduğu söylenmekteydi. Krala sadık oldukları ifade edilen Çerkes-Çeçen asıllı subayların dedeleri, Çarlık Rusyası’ndan kaçarak Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmışlar, ve İmparatorluğun değişik bölgelerine yerleştirilmişlerdi. Bilindiği gibi o yıllarda Ürdün, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası idi… Aslında, Karadeniz’in kuzeyinden Kıpçak Türkü, ayrıca Çerkes, ve Arnavut asıllı askerler, 1250’de Memluklu İmparatorluğu’nu, Haçlıları ve Moğol istilasını durduran güçlü Memluklu İmparatorluğu’nu kurmuşlardı. Memluklu İmparatorluğu’nun ve çağının, hatta birçok çağın en büyük askeri ve hükümdarı olan Baybars, köle olarak satılmış birKıpçak Türkü idi… Kafkasya, Arnavutluk ve Türk kökenli askerlerin Mısır’da, ve Mısır Memluklu (Kölemen) egemenliğindeki Arab Yarımadası ülkelerinde kökleri çok eskilere dayanmakta idi… Bedevi askerler için ise, “önce Allah, sonra Kral gelir, Kral Hüseyin için rahatca ölüme gidebilirler”, denilmekteydi…

Ürdün mevzilerindeki ilk gecemizi “yıldızların altında” geçirecektik. Siperlerin hemen dışına, yere serdiğimiz battaniyelerin üzerinde uykuya dalacaktık. Mevzileri geçip Şeria kıyılarına inebilmek için, izin beklemekteydik… Yaşamımın herhangi bir döneminde, ne bu ölçüde berrak bir gökyüzü ve ne de bukadar çok yıldız görmüştüm. İleride de böyle bir güzelliğe birdaha tanık olamayacaktım. Gizemli bir masal dünyasında gibi idik. Tepemizde parlayan milyonlarca yıldız, uzayla ilgili merakımı kışkırtmakta, kafamda değişik düşünceler çağrıştırmakta idi…

Aslında, binlerce yıl önce de insanoğlu, gökyüzünde gördüklerinin gizemini çözmeye çalışmıştı. Tek “yaratıcılı” dinlerin kaynağı olan mitolojiler, toprak, su, yer kaynaklı olarak başlamış olsalarda, giderek ağırlıklı olarak gökyüzü gözlemlerine dayanarak gelişmişlerdi. Güneş ve ay dışında gözle görülebilen beş planete, bunlara eklenen güneş ve ay dahil toplam yedi gökcisminin hepsine, tanrısal güçler vehmedilmişti. Anadolu Aleviliği’nden farklı olan Suriye Alavi inancına göre, günahsız temiz ruhlar, bedenin ölümünün ardından, “(…) gökte ışık saçan yıldızlara dönüşeceklerdir…” Aslında, aynı Alavi inancına göre, “insanlar başlangıçta da yıldız idiler ama, kabahatları nedeniyle yeryüzüne atılmışlardır. Ve yine insanlar günahsız ölürlerse eğer, yedi yıldızda (bilinen yedi gök cisminde) birden ifadesini bulan yıldızların prensi Ali’nin,  ışık kaynağı olan Ali’nin yanına yıldız olarak geri döneceklerdir…”  (bak: 10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar)

Ertesi gün beklenen izin alınacak, gecenin karanlığında, parlak yıldız gökyüzünün altında, üç fedai, 30- 35 yaşlarındaki Filistinli komutan, “Che Guevara”, ve ben, Ürdün mevzilerini terkedecek, aşağıya doğru inecek, ve Ürdün Nehri (Şeria) boyunca uzanan yeşil bandın içine girecektik… İşgal olmadığı, savaş durumu olmadığı dönemlerde burada sebze tarımı yapılıyormuş, ve yılda dört kez, her mevsim ürün almak mümkünmüş… Fakat artık burası, sık çalılarla kaplı bir cangıla, balta girmez bir orman alanına dönüşmüştü… Tesadüfen bir İsrail devriyesine rastlayabiliriz düşüncesiyle, sürekli tetikte idik. Doğru mu bilemem ama, bize böyle söylenmişti… Gurubun başı en önde, Şeria’ya doğru ilerleyecektik. İsrail mevzileri karşı tarafta gözükmekteydi… Gecenin karanlığında Şeria, olduğundan dahada bulanık gözükmekte, yer yer küçük anaforlar yaparak tembel tembel akmaktaydı. İki Filistinli yoldaş eğilecekler, ve nehrin suyundan içeceklerdi. Filistinli komutan bana, “Bu su kutsaldır; sen de içmelisin!”, diyecekti. Bunun üzerine eğilip, Şeria’nın “kutsal” alivyonlu suyundan kana kana içecektim…

Bir saat, veya biraz daha fazla, Şeria boyunca, İsrail mevzilerini gözleyerek dolaşacaktık. Gurubun başındaki komutanın nelere dikkat etmekte olduğunu, neyi anlamaya çalıştığını tam olarak bilmesem de, onları izlemekteydim… Ertesi gece de, Şeria’nın farklı bölgelerinde benzer bir gezi yaptıktan sonra, gün doğarken çukuru terkedip, Karami’ye, hayalet kente dönecektik… Gurubun başındaki Filistinli, “Kızıl Hat” adını alan bir operasyon çerçevesinde İsrail mevzilerine 15 farklı noktadan saldıracağımızı söyleyecekti. Tahminime göre, sözkonusu saldırı, eğer -arada sınırı oluşturan- Şeria’nın Ürdün tarafından açılacak ateş biçiminde olursa, bu bir “taciz ateşin”den başka birşey olmazdı, ve İsrail mevzilerine önemli bir zarar veremezdi. Buna karşın İsrail güçleri, yapılmış olan saldırının bedelini Ürdün Ordusu’na ödetebilirdi… Şimdi artık Karami’de operasyon için beklemekteydik…

Operasyon için beklerken, etrafımı keşfedecektim… Çukurun hemen kıyısındaki hurma yüklü devasa palmiyelere tırmanmak olanaksızdı. Birer mızrağı çağrıştıran sivri uzun palmiye yaprakları, aşağıya doğru yönelmekte, hurmalara ulaşmak amacıyla ağaca tırmanmaya çalışacak olan canlılara batmakta idiler. Bu nedenle, kocaman sarı salkımlar halinde, bir üzüm salkımından belki on kez daha büyük salkımlar halinde palmiyeden sarkan hurmalara, çift ayaklı, ayakları açılarak zeminde sabit biçimde yerleştirilebilen merdivenlerle ulaşılmaktaydı. Böyle bir merdivenin yardımıyla hurma salkımlarına erişecek, olgunlaşarak koyu kahverengi olmuş taze ve tatlı hurmaları miğdeme indirecektim. Henüz kurumamış bu taptaze meyvalar, pazarda alınanlardan çok çok daha lezzetli idiler ve 5- 6 adeti ile rahatça doyulabilmekte idi… Her salkımda böyle olgunlaşmış hurmalardan 6- 7 adet vardı. Palmiyenin aşağıya dönük dallarından yere doğru sarkan kocaman hurma salkımlarının üzerindeki iri hurma taneleri, koyu sarı renkteydiler. Hepsi aynı anda olgunlaşmayan bu meyvalar, mevsimi gelince, henüz sarı renkte iken, salkım olarak palmiyeden kesilip alınmakta, ve önceden yüksek biryere yanyana dizilmiş sırıklara asılarak olgunlaşmaları beklenmekteydi. Biz oradayken, hurmaların hasad mevsimleri gelmişti, ve sırıklara asılmış hurma salkımlarını görebilecektim…

Akşam üzeri, operasyonun olamayacağı, Ürdün Ordusu’nun böyle bir saldırı için izin vermediği, buna karşın daha güneydeki “Ölü Deniz” (Galilee Denizi) civarında, ve buraya yakın bölgelerden 14 kadar noktadan İsrail tarafına ateş açıldığı bildirilecekti… O geceyarısı kampa geri dönecektik… Yakındaki köyden kampa sık sık 8- 10 yaşlarındaki çocuklar gelmekteydi ve onlaraKalashnikov ile ateş ettirtmekte idik. Çocukların en çok hoşlandıkları iş, buydu… Dostum “Che Guevara”, birsüre sonra üzgün gelecek ve “bana kötü bir haberi olduğunu”, söyleyecekti. Söylediğine göre, “Fazla komiklik yaptığı ve bu nedenle ‘Che Guevara adını batırdığı’, gerekçesiyle, artık ona Che Guevara denmeyecekti.” Dostuma yeni bir takma ad verilmişti… O’nu teselli edecek, üzülmemesini söyleyecektim… (son olarak anlatılanlarla ilgili daha geniş bilgi için bak: a. kerim [Yusuf Küpeli],Ortadoğu’da fedayi harekatı ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe)

Birsüre sonra, 2 Eylül 1969 günü, Ho Chi Minh’in (19 Mayıs 1890- 2 Eylül 1969) ölüm haberi gelecekti. Vietnam halkının, ve dünya sosyalist hareketinin bu büyük ve sonderece mütevazi liderinin anısında Demokratik Cephe, hemen bir operasyon düzenleyecekti. Alınan karara göre, Golan Tepelerinde bir İsrail yerleşim birimine saldırılacaktı. Operasyona, diğer savaş kamplarından da fedailer katılacaklardı… Bu operasyona katılabilmek için kamp komutanımıza yalvaracaktım. Fakat O ve diğer yetkililer, beni kesinlikle dinlemeyeceklerdi. Bana, “Sen buradaki tek Türksün, sağ kalmalısın, bu çok tehlikeli bir operasyon…”, diyeceklerdi. Olay yaşanıp bittikten sonra, operasyonun başarılı geçtiğini, saldırılan İsrail yerleşim birimi üzerinde iki saat kadar denetim kurulduğunu, İsrail helikopterlerinin gelmesinin ardından geri çekilmek zorunda kalındığını, ve operasyon sırasında iki fedainin yaşamlarını yitirdiğini öğrenecektim.

Yine birgün, -daha önce sözünü etmiş olduğum- kampımızın önünde, birkaç metre yükseklikteki araziden geçmekte olan toprak yolda eşşeği ile taş çekmekte olan bir ihtiyarla karşılaçacaktım. Taşları eşşeğin semerine bağlayan iplerle sorunu olduğu için, kampın önünde durmuş, yükünü düzeltmeye çalışmaktaydı. Yardım için yanına gidince, yaşlı adamın el parmaklarındaki eklemlerin yaklaşık hepsinin yaralı ve kanamış olduğunu görecektim. Taşlar parmaklarını kesmişlerdi… Adamın yaşını tahminetmek kolay değildi ama, bu orta boylu ihtiyarın çok güçlü biri olduğu, özellikle gençliğinde çok güçlü biri olduğu hemen anlaşılmaktaydı…

Kamptan ecza kutusunu alacak, adamın yaralarını oksijenli su ile temizledikten sonra, yara tozu ile pansuman yapıp, parmaklarını tek tek gazlı bezle saracaktım. Yaşlı adam bana, arapça birşeyle söyleyecek, teşekkür (şükran) edecekti. Teşekkürüne arapça yanıt verecek, ve sonra yine arapça olarak “arapça bilmediğimi” söyleyecektim. Bunun üzerine nereli olduğumu sorunca, O’na, “Türk olduğumu” söyleyecektim… Yaralarını tımar etmiş olduğum adam, Türk olduğumu duyunca, gayet güzel bir türkçe ile konuşmaya başlayacaktı. Şaşıracaktım…

Küçük bir yardımda bulunmuş olduğum yaşlı adam, dediğine göre, Osmanlı Ordusu’nda tam 12 yıl askerlik yapmıştı. Balkan Savaşı’nda ve I. Dünya Savaşı’nda bulunmuştu. İmparatorluk dağıldıktan sonra da birsürü serüven yaşamış olmalıydı. Ve artık köyünde idi, yaşlanmıştı ama, sapasağlamdı. Anlattıklarına bakılırsa adam, karşılaşmış olduğumuz sırada (1969 Eylülü) 90 yaşını aşmış olmalıydı ve halen sonderece güçlüydü… Bir Türkiyeli ile karşılaşmış olmak onu çok sevindirmişti… Sonderece duygulanmıştım…

Türkiye’den herhangi bir haber alamıyordum. Çevremdeki Filistinli arkadaşları ve dostaca insani ilişkilerimi biryana koyacak olursak, Türkiye’de yaşanmakta olanlar açısından ıssız bir adada gibiydim. Ne bir gazete gelmekte idi, ve ne de bir radyo haberi işitmekte idim. Küçük transtörlü bir radyom bile yoktu. Bu durumum beni sıkmaya başlamıştı… Sonunda kamp yerine küçük bir radyo gelecekti. Radyo ile daha çok ben ilgilenecektim. Türkçe istasyon aramakta idim… Birgün, öğleden sonra, türkçe yayın yapan Kıbrıs radyosunu keşfedecektim. Haberlerde, Taylan Özgür’ün İstanbul’da vurulup öldürüldüğü bildirilecekti… Taylan ile birlikte bir eylemimiz olmuştu. O’nu bana -çok daha yakından tanıdığım- Hüseyin İnan getirmişti… Şüphesiz çok üzülecektim ve yurt hasretim depreşecekti. Türkiye’den kesintisiz haber almalı idim…

Hüseyin, sessiz, az konuşan, önce fanatik TİP üyesi iken hızla değişecek olan bir arkadaştı… Hüseyin ile yakın dostluğumuz, Devlet Planlama Teşkilatı’da başlamıştı. Ne O’nun, ve ne de benim planla, pilavla vs. bir alakamız yoktu ama, TİP üyesi iktisatcı Özlem Özgür, Hüseyin’i, Sinan Cemgil’i, ve beni, 1968 yılında, bir süreliğine bu teşkilatta işe almıştı. Kronik parasızlardan olduğum için, sözkonusu iş özellikle bana çok yaramıştı… Aslında birşey yapmıyor, üçümüz bir oda da oturup sohbet ediyorduk. Galiba biraz yabani görünümlü olmamız, ve sol elimin -daha önce sözünü etmiş olduğum kavga nedeniyle- alçılı olması nedeniyle, diğer çalışanlar bizlere garip garip bakıyorlardı. Onlarla bir ilişkimiz olmuyordu… Aslında, Sinan’ı çok daha önceden, Mart 1967’den beri tanıyordum.

İngiliz düşünürü ve matematikçisi Bertrand Russell (1872- 1970), Fransız romancısı ve varoluşcu düşünür Jean-Paul Sartre’nin (1905- 1980) ve diğer bazı tanınmış kişiliklerin yardımları ile, ABD’nin Vietnam’da işlemekte olduğu savaş suçlarını araştırmak ve yargılamak amacıyla, 1966 yılında, bir Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi kuracaktı. Sözkonusu Mahkeme’ye üye olarak bilim insanı hukukçu ve Türkiye İşçi Partisi Başkanı Mehmet Ali Aybar’da alınacaktı… Diğerleri ile birlikte Aybar, 1967 yılı başında, gözlemlerde bulunmak üzere Vietnam’a gidecekti. Aynı yılın Mart ayı ortasında O, Aybar, Vietnam’da gördüklerini anlatmak ve Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi hakkında bilgi vermek amacıyla SBF’de bir konferans verecekti. Tamamlanamayan bu konferansın güvenliğinden de ben sorumlu idim… Aslında, son sınıftan orta boylu ve sessiz bir öğrenci de benimle birlikte güvenlikten sorumlu idi ama, o birşey yapmayacak, ortalıkta gözükmeyecekti…

Konferansın verileceği -küçük bir de balkonu olan- yaklaşık 500 kişilik SBF salonuna provokatörlerin girmemesi için çok uğraşacak, şüpheli kişileri içeriye almayacaktım ama, yine de sızmalar olacaktı. Gerisinde faşist güçler ve devlete egemen Amerikancı servisler olan sözde “İslamcı” Komünizm İle Mücadele Dernekleri, bu barışcı ve insancıl konferansı baltalayabilmek için hazırlanmıştı… Ben giriş kapısını tutmuş şüpheli kişileri engellerken, okulun sekreteri aşağıya inecek, ve bana, diğer öğrencilerin önünde, hesap sorar tarzda, “Sen burada ne yapıyorsun?, bu salona TİP üyeleri giriyormuş, bu nasıl olur, onların girmemesi lazım.”, diye bağıracaktı. Odası Dekan odasının tam karşısında olan, ve notlar elinden geçtiği için öğrencinin çok çekindiği bu kişinin havası, bir kralınki gibi idi, ve Aybar’ın konferansını baltalamaya çalıştığı belliydi. “Salona TİP üyeleri giriyormuş, bu nasıl olur, onların girmemesi lazım.”, demek te ne oluyorduki? Konuşmacı TİP’in başkanı idi ve elbette TİP üyeleri salona gireceklerdi… Müthiş asabım bozulmuştu…

Dönüp adama aynen, “S….rol git buradan, TİP üyeleri girmeyecek te, kim girecek?”, biçiminde bir yanıt verecektim. Öğrencinin önünde böyle bir küfür işitmek sekreteri şaşkına çevirmişti. Daha şaşkınlığı geçmeden, üzerine yürüyüp, “haydi defol” diye adamı kovacaktım. Kuyruğunu kısmış vaziyette merdivenlerden gerisingeriye çıkarken, “sana göstereceğim” diye kendi kendisine konuşmaktaydı… Biraz sonra okul dekanı Prof. Aziz Köklü tarafından çağrılacaktım. Aziz Köklü iyi bir insandı… Ona olanları olduğu gibi anlatacaktım, ve bana inanacaktı. Salona TİP üyeleri girmeyecekte, kim girecekti… Fakat bu arada, ben bu işlerle uğraşırken, sanırım birsürü sızıntı olacaktı…

Salon tıklım tıklım doluydu ve Aybar sözüne başlar başlamaz, hem salondan ve hem de küçük balkondan, “Moskova’ya, Moskova’ya” diye kışkırtıcı protestolar gelecekti. Tam bu bağıran provokatörlerin hesabını göreceğimiz sırada, Aybar kalkıyor, “durun, durun” diye bağırarak bizi engelliyordu. Bu olay en az on kez tekrarlanacaktı… Ayakta durmakta idim ve tam yanımda, kulağımın dibinde, -sonradan SBF öğrencisi olduğunu öğreneceğim- esmer bir oğlan, diğerleri ile birlikte, ateşli ateşli, “Moskova’ya, Moskova’ya” diye bağırmaktaydı. Alabildiğine gerilmiştim, kendimi zor tutuyordum…

Birden, balkondan, salonda yankı yapan müthiş bir tokat patlaması sesi gelecekti. Bizlerden olmayan İdari Şube üçüncü sınıf öğrencisi iri-yarı bir genç, sonunda dayanamamış, yanında “Moskova’ya, Moskova’ya” diye bağıran serserinin suratına inanılmaz şiddette bir tokat patlatmıştı… Bu tokat sesi, gerilmiş sinirler için, boşalan bir zemberek etkisi yapacaktı… Tam kulağımın dibinde bağıran tipi pelteleşmiş vaziyette elimden bıraktığım zaman, suratında morarmamıştek bir nokta bile kalmamıştı… Bağıranlar kaçmaya çalışmaktaydılar ve hızla kapıya doğru fırlayacaktım. Tam kapıdan çıktıktan sonra, kaçanlardan birini köşeye sıkıştırmayı başaracaktım. Benim bu kişiye vurduğumu gören en az on kişi daha aynı tipe vurmaya başlayacaktı. Ben kenara çekilirken, vücudunun heryerinden kıllar fışkıran dev gibi biri, en az 150 kiloluk biri, dayak atanların üzerine balıklama uçacaktı. Bu uçan “canavarı” provokatörlerden biri sandığım için, adama saldırıya hazırlanırken, diğer herkesi dağıtmış olan bu devin, dayak yiyen provokatöre vurmaya başladığını görecektim. Herkes hıncını, elegeçmiş bu salaktan almaya çalışmaktaydı… Sonradan, sözkonusu kıllı devin, TİP’in Bursa örgütünden “Umbor” olduğunu öğrenecektim…

Umbor”u kurbanı ile başbaşa bırakıp dışarıya doğru koşarken, önümde koşan tanımadığım kişiyi, saldırganlardan biri sanıp, vurmaya başlayacaktım. Hem koşuyorduk, hem de yanımda koşana vuruyordum… Vuruğum genç dönüp, kısık bir sesle, “Yahu ne yapıyorsun, ben sizdenim.”, diye bağıracaktı… Böylece, Sinan Cemgil ile tanışmış olacaktık. Çok iyi ve olgun bir çocuk olan Sinan’ın sesi biraz kısıktı… Saldırganlar, “Moskova’ya, Moskova’ya” diye bağıranlar toz olmuşlardı…

Aybar’a, “Ortalığın temizlenmiş olduğunu, artık konferansını rahatca sürdürebileceğini”, söyleyecektik. Fakat O, Aybar, “Bu ortamda, tüm bu yaşananlardan sonra konferansa devam edemem.”, diyerek bizleri yüzüstü bırakacktı. Dekan, ve O’nun uğruna kavga etmiş olduğum okul sekreteri ile kahve içmeye çıkacaktı… Sekreterin konferansı baltalamaya çalıştığından haberi yoktu ama, bence yine de bu davranışı hoş değildi… Daha birçok olay, TİP’ten yavaş yavaş soğumama yolaçacaktı…

Devlet Planlama Teşkilatı’ndaki “işimiz” bitince, Hüseyin ile birlikte (Hüseyin ve ben), ABD’ye ait binaların keşfine çıkıyorduk. Bunları yakmayı düşünmüştük. Eylem yapılabilecek üç-beş bina keşfetmiştik ama, bunları yakarsak çevrelerindeki Türklere ait binaların da yanacaklarını, büyük zarara yolaçacağımızı düşünmüştüm. Fakat sonunda, Türk-Amerikan Dostluk Merkezi’ne birşey6ler yapılabileceğini hesaplamıştık. Bu, tek başına çok büyük betonarme bir bina idi. Gerçi buna zarar vermek kolay değildi ama, aklımıza bu takılmıştı… Hüseyin’e, ODTÜ’nden sağlam bir arkadaşını getirmesini söyleyecektim… O’da Taylan Özgür’ü getirecekti. Ben de yanıma Oktay Etiman’ı almıştım. Bir kişi daha vardı… Bina, Kavaklıdere taraflarında biryerdeydi…

Sözkonusu binanın olduğu yere gidecektik. Zayıf bir nokta keşfetmek, ve etrafta birilerinin olup olmadığını anlamak için, ters yönlere ayrılıp binanın çevresini kollamaya, ve biryerde buluşmaya karar verecektik. Buluşma yerine geldiğimizde, o bir kişi eksikti. Bunun üzerine eylemden vazgeçecektik… Şimdi düşünüyorum, iyiki de vazgeçmişiz. Yapacak olsak, böyle birşey hiç te hoş olmazdı… Kısacası, Taylan Özgür’ü bu olay sayesinde tanımış, ve iyi bir çocuk olduğuna karar vermiştim. Şimdi ise Radyodan ölümünü duyuyordum, çok üzülmüştüm. Kafamda, kısa bir süreliğine Türkiye’ye dönerek haberalma işini bir düzene sokma fikri doğmuştu… Sonradan, Taylan Özgür cinayeti ile ilgili haberi,  23 Eylül 1969 günü dinlemiş olduğumu anlayacaktım. O tarihte halen Filistin örgütünde ve savaş kampında idim…

Aslında, Amerikalılara herhangi bir zaman düşman olmadım, ve halen de değilim. Karşı olduğum, beni öfkelendiren, Amerikan militarizmi, Amerikan emperyalizmi idi. Dünya halklarını sömüren, dünyanın jandarmalığına soyunmuş olan, dünyamızda yaşanmakta olan yıkımlarda ve katliamlarda başrolü oynayan bir güç istemiyordum, bu güçten nefret ediyordum…

Amerikan halkını da diğer halklar kadar seviyordum. Ben Mark Twain ile, O’nun sevimli kahramanları Tom Sawyer veHuckleberry Finn ile daha yedi yaşında iken tanışmıştım. John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”ni okurken, romanın kahramanları ile, topraklarını bankalara yitirmiş ve göçe zorlanmış insanlarla birlikte acı çekmiştim. Ortaokul yıllarımdaki birkısım arkadaşlarımın, “Sardalya Sokağı” ve “Uğurlu Perşembe” romanlarındaki küçük insancıl “serseriler”den pek büyük farkları yoktu. Büyük yazar Herman Melville’nin -sembolik anlamını o yıllarda kavrayamadığım- Moby Dick adlı romanını okurken, azami kazanç peşinde gözü dönmüş olarak mürettebatını ölüme götüren Kaptan Ahab’dan nefret etmiş, tabutunu yanında taşıyan heryanı döğmeli vahşi zıpkıncı gibi bir balina zıpkıncısı olmayı düşlemiştim. Guy de Maupassant ve Anton Chekhov ile birlikte modern kısa öykücülüğün babalarından olan O Henry’nin (William Sydney Porter) küçük kahramanlarının, küçük insancıl serserilerinin kalbimde herzaman sıcak bir yerleri olmuştu. Jack London’un serüvenden serüvene koşan kahramanları benim de kahramanlarımdı. O’nun kısa öykülerini ve romanlarını okumaya, 12- 13 yaşlarında başlamıştım. Kazanacağı ödülü ihtilalci partiye bağışlayacak olan, daha doğrusu ihtilale hazırlanan partiye para kazandırmak için ringe çıkan, ve hakem dahil herkesin kendisine karşı döğüştüğü ringde, kendisini destekleyen iki çocuk dışında tüm seyircileri -kazanacağı ödülle satınalınacak- birer tüfek gibi gören boksörün, Meksikalı’nın öyküsünü okuduktan sonra, boksör olmaya karar vermiştim. Zorla vazgeçirilinceye dek birsüre boks çalışacaktım… Erskine Caldwell ve daha birçoğu erken yaşlarda tanıyıp sevdiğim yazarlardı. Kısacası, acılarına ve özlemlerine yabancı olmadığım Amerikan halkına düşmanlığım olamazdı…

Ekim ayının ortalarına doğru Demokratik Cepheden bir aylık izin alacak, Türkiye’ye geçmek üzere Halep’e doğru yola düzülecektim. Daha önce ifade etmiş olduğum gibi amacım, gazete dergi gelişini, haber akışını örgütlemekti. Aslında yapmış olduğum pek akıllıca bir iş değildi, iyi bir radyo alarak sorunu bir ölçüde çözebilirdim ama, yeni belalara doğru adeta çekilmekte idim… Bana kılavuzluk yapacak kişi, Halep’te ortadan yokolacaktı. Bunun üzerine serüvene kendi başıma atılacaktım. Yaşlı bir taksi şöförüne derdimi açacaktım. İyi bir adam olmalıydı ki, benden ek bir ücret istemeden yardım edeceğini söyleyecekti… Beni Kilis sınır kapısına dek getirecek, sınır kapısını tutan görevliye, “Şam’da din eğitimi görmüş olduğumu, pasaportum olmadığını” söyleyecekti. Sakallarım uzamıştı ama, yine de imama benzediğim pek söylenemezdi… Şöför bana, görevliye bir 150 TL vermemi söyleyecekti. Adamın eline 150 TL’yi sıkıştıracak, ve pasaportu olan bir aile ile birlikte sınırı geçecektim. Aile, “bu bizden değil” diye itiraz etse de, görevli, sizden sizden diye bastıracaktı…

Aynı görevli beni bir odaya alacak ve beklememi söyleyecekti. Çünkü Kilis, sınır kapısından epey uzakta idi, Kilis’e dek yürüyerek gidilemezdi… Birsüre sonra bir başka adam gelecek ve beni bir arazi arabasına, jipe bindirecekti. Bu adama da birmiktar ödeme yapacaktım. Ekilmemiş topraklarla dolu hafif eğimli, inişli-çıkışlı bir araziden geçerek Antep’e ulaşacaktık… Kilis’te bir otobüse binecek ve Antep’e geçecektim. Bir gazete aldıktan sonra, acıkan karnımı doyurmak üzere herhangi bir lokantaya girecek, ve patlıcanlı kebab ısmarlayacktım. Gazeteyi karıştırırken, adıma rastlayıp şaşıracaktım… Atilla Sarp, “Yusuf Küpeli’ye birşey olursa, karşılığında en az on kişi öldürürüz”, diyordu. Etrafımı kollamaya başlıyacaktım…

Yanlış ilişkiler kuracak, tam dönmeye çalışırken, 8 veya 9 Kasım 1969 günü yakalanıp içeriye atılacaktım…

Yusuf Küpeli

10 Mayıs 2012 (2012-05-10)

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.